USA SABAH 19 Kasım 2017 Pazar
Osman Can
  • Haber giriş tarihi: 03 Nisan 2015 Cuma 12:09
  • Güncelleme saati: 12:09

Demokrasi paradoksu

Buna demokrasi laneti de diyebiliriz. Şöyle bir varsayımda bulunalım: Nasyonal Sosyalist Parti 1933'te iktidara geldikten sonra, biraz daha rasyonel davranıyor. Savaş başlatmıyor. Ama politikalarını hayata geçiriyor. Bir anayasal düzen kuruyor. On yıllar içinde ideolojik endoktrinasyon, sermaye aktarımı ve sair imkanlarla, toplumun en az üçte birine tekabül eden bir sosyal taban üretiyor. On yıllar geçtikten sonra Avrupa'da şartlar değişince, muhalif partilerinin kurulmasına izin veriyor. Yaptığı anayasaya göre, anayasayı değiştirmek için toplumun en az üçte iki çoğunluğunun onayı sağlanmalı. Bu şekilde "demokrasilerde anayasa anayasal kurallara uyarak değiştirilir." veya "Hukuk devleti, siyasi iktidarın anayasaya uyduğu devlettir" önermelerinden yararlanabiliyor. Bu kurallara uymayan siyasi partileri ise "demokrasilerin kendi kendini koruma hakkı olduğu" argümanıyla kapatabiliyor.

Böyle bir sistemi değiştirme iddiasında olan bir siyasi parti, oyunu kuralına göre oynaması durumunda toplumun en az üçte ikisini ikna etmek; hiç olmazsa parlamentoda bu sayıda bir çoğunluğa ulaşmak zorunda. O da fiilen imkansız olduğu için, bu kurallar demokrasiyi değil, faşizmi koruyor. Faşizan bir sisteme eklenmiş demokratik usul kuralları, demokrasiyi değil, faşizmi korur.

Diğer yandan sisteme muhalif partiler bu çoğunluğa ulaşamadıkları zaman iki eğilim geliştirebilir: İktidara gelmiş, ancak üçte iki çoğunluğa ulaşamamış siyasi parti, anayasayı değiştiremediği için, yoluna yasa değişiklikleriyle devam etmek zorunda kalır. Elbette yasalar bir süre sonra Anayasaya aykırı olmaya başlar, çünkü reformları mevcut anayasaya rağmen bir noktadan daha ileri götürme imkanı yoktur. Anayasaya aykırı normlar zaman içinde sistemin dengesini bütünüyle bozar. Sistem sadece kriz üretir. Krizin faturası ise yine bu partiye kesilir.

Bu sarmalın dışına çıkma imkânı yok. Zira bu sistemi değiştirmek için iktidar olmak gerekir. İktidar olmak ancak demokratik yollarla mümkün. Demokratik yollarla iktidara gelmek için toplumu ikna etmek ve belirli bir çoğunluğun onayını sağlamak gerek. Böyle bir siyasi parti faşizan bir sistemi değiştirmek için, hem onun kurallarına uymak, hem de demokratik usullere göre hareket etmek zorunda. Ne yaparsınız?

Türkiye'deki sorun bundan çok farklı değil. Neticede 1930'ların Avrupası'na egemen olan bir siyaset felsefesine göre oluşturulmuş ve askeri darbelerle her defasında güncellenmiş bir anayasal düzen. Anayasal düzenin değişmesi ancak demokratik meşruiyet üzerinden ve üçte iki çoğunlukla mümkün. Beşte üçlük çoğunluk da değişime imkan sağlıyor, ama hem riskli, hem de meşruiyet düzeyi düşük olduğundan, karşıt toplumsal tabanın fiili direnişlerine yol açabilmesi mümkün.

Kimlik odaklı, katı merkeziyetçi, dışlayıcı, ideolojik ve antidemokratik bu düzen üstelik biraz daha rafine… Kendi sosyal tabanının yanında, ürettiği sorunlara göre çok farklı sosyal kesimleri de kullanabiliyor. Örneğin sistem Sünni Müslüman çoğunluğa karşı bir politika ürettiğinde, alevi ve sol muhalefeti yanına alabiliyor. Kürtlere karşı bir politika ürettiğinde Sünni Müslüman-Türk çoğunluğu hızla yanına alabiliyor. Alevi azınlığa karşı bir politika yürüttüğünde etnik kökenden bağımsız olarak Sünni Müslüman çoğunluğunun desteğine sahip olabiliyor.

Bu düzeni değiştirmek isteyen siyasi iktidarlar da bu sorundan mustarip. Çünkü Alevi sorununu çözmek istediğinde, Sünni çoğunluğun, Sünni çoğunluğun sorunlarını çözmek istediğinde, alevi ve laik kesimlerin, Kürtlerin sorununu çözmek istediğinde Türklerin, Türklerin hassasiyetine uygun davrandığında Kürtlerin desteğini kaybediyor. Sorunu çözmek için ise mutlaka demokratik seçimlerde iktidara gelmek; geldiğinde kalmak zorunda. Bu nasıl olacak? Galiba bugünün Türkiye'sine biraz da bu yönden bakmalı.
Yazarın Önceki YazılarıTüm Yazıları