USA SABAH 22 Kasım 2017 Çarşamba
Meryem İlayda Atlas
  • Haber giriş tarihi: 05 Mart 2017 Pazar 15:30
  • Güncelleme saati: 15:32

Politika mı propaganda mı: Türkiye Kürt sorununu nasıl çözecek?

Kürt siyasetinin zirveye ulaştığı, parlamentoda hatırı sayılır bir temsilin söz konusu olduğu 2015 yılında çözüm süreci bitti. Kürt meselesini savunan bir partinin yüzde on barajını aşarak meclise girmesi ve 80 sandalye kazanması, tarihi bir başarıdır. Kürtler, bu başarının üzerine gereken siyasi ajandalarını hayata geçiremedi. Artan terör olayları devletin zaten yerli yerine oturmamış Kürt politikasını rayından çıkardı. Devlet, tekrar propaganda yapan tonuna geri döndü. Tarihi bir fırsatın heba edilmesi sonrasında, Türkiye'nin kadim Kürt sorunu şiddetin yükseldiği dönemsel kısır döngülerden birine daha girdi. Bazıları sürecin bittiğini düşünse de Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın "buzdolabına kaldırdık" sözü üzerinden tekrar masaya konacağına dair bir inanç var. Aslında on yıllardır denenip hiç bir şey elde edilememiş taktiklerle bir yere varılamayacağını herkes biliyor. O sebeple içten içe masanın tekrar kurulacağına dair umut hiç yitirilmiyor. Yani bir bakıma kaçınılmaz barış görüşmelerinin yeniden başlamasından önce herkes kendisi açısından en iyi pazarlık pozisyonunu elde etmeye çalışıyor. Hâlihazırda olan asıl soru, görüşmelerin ne zaman değil nasıl başlayacağı ve devletin kimlerle görüşeceği.

TAMAM, DEVLET 1990'LARDAKİ DEVLET DEĞİL AMA...

Türkiye'de mevcut devlet yapısı, 1990'larda ve evvelinde yapılanlar ile arasına mesafe koymak için elinden gelen her şeyi yaptı. On yıllarca devem eden baskıların üzerini üç beş senede temizlemenin, refleksleri yok etmenin mümkün olmadığını hepimiz biliyoruz. ABD'de siyahilere karşı ırkçı söylemin nefret suçu sayılmasının üzerinden yarım asır geçti. Ama hala aynı sorunlar, söylemler gündemde ve sistem hem bu söylemlerle baş etmeye çalışıyor hem de bu söylemleri bir yandan besliyor. Kürt meselesinin ele alınış şeklindeki yanlışların düzeltilmesi, halkla iletişimde dilin değişmesi konusunda adımlar atılması konusunda üç beş sene gibi bir sürede bir hayli yol alındı. Üstelik bu süreçlere Kürtler de dahil oldular. Demek ki silahlar sustuğunda uzlaşmaya toplum da hazırdı ki, Kürt meselesi ne korkulduğu gibi sağ siyasetin oylarını eritti ne de çözüm süreci ciddi bir reaksiyonla karşıladı.

Lakin devlet, aşırı milliyetçi, saldırgan söylemlerinden daha yeni sıyrılırken ve Kürtler devleti yekpare bir eziyet kaynağı olarak görmekten henüz vazgeçerken süreç tıkandı. Peki kazanımlara ne oldu? Hiç bir konuda atılan adım veya verilen mücadele geri adım dahi atılsa bütünüyle yok olamaz veya sıfırlanamaz. Bir çok Kürt, devletin bugün 90'lardaki devlet olmadığının farkında. Ancak Silopi'de konuştuğum Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) seçmeni Kürt bir öğretmenin de dediği gibi devlet kendisini Kürtlere kriz zamanında doğru ifade edemiyor. İyi bir şey yaptığında propaganda dilini kullanıyor, şiddet olaylarında sanki Kürtler bu işin mağduru değilmiş gibi Orta Anadolu milliyetçiliği dilini kullanmaya başlıyor. Her iki durumda da çözüm sürecinden sonra Kürtler, devletin kendileri ile konuşmadığını ve pozitif bir iletişim kanalı açamadığını düşünüyor.

Silopili öğretmenin "Devletin eylemleri iyi, söylemleri kötü." diye formüle ettiği bu durum, bölgede konuştuğum pek çok kimse tarafından da teyit ediliyor. Özellikle iktidardaki AK Parti'yi destekleyen ve önümüzdeki anayasa değişikliğine olumlu bakan Kürtler arasında bu hissiyat oldukça yaygın. "Alenen Kürt karşıtı olan ve genel olarak bütün Kürtleri terörle özdeşleştiren aşırı milliyetçi" söylemle karşılaştıklarında ürküyoruz, diyorlar. Devletin böyle bir dili olmadığını söylemeye çalışıyorum. Cumhurbaşkanı'nın ve Başbakan'ın defalarca "Kürt vatandaşları" ile "PKK terörü" arasında ayrım yaptığını söylediğini ifade ediyorum. Uygulamada öyle değil, diyorlar. Devletin alt kademelerinde bizim yüzyüze olduğumuz insanlarda ve sosyal medyada öyle değil.

Silopi'ye komşu Cizre'de yine bir devlet memuru, PKK terörü ile baş etmek için bölgenin sesi olarak televizyonlara çıkarılan kişilerin kendilerini incittiğini söyledi. Bu kişiler merkezin istediklerini söylüyor, ne bizim gerçek sorunlarımızı ne de bizi dile getiriyor diyorlar. Koruculuk sistemi içinden gelen, vaktiyle kendi çıkarı için bu durumu suistimal eden, ve devleti korumak adına kendi yasadışı faaliyetlerine alan açan korucuların bugün bölgenin kanaat önderi gibi gösterilmiş olmasından duyduğu rahatsızlığı dile getiriyor. Bu durum, rahatsızlıktan ziyade sorunun çözümünde demokratik talepler hiç yokmuş gibi PKK'yı muhatap alıp, en üst perdeden konuşmanın çok kalp kırıcı olduğunu söylüyor. "Bu insanlar ne bizi ne de devleti temsil ediyor"...

Kuşkusuz korucuların tümü kendi çıkarlarının peşinde koşan insanlar değil. Ama PKK'dan nefret eden barış yanlısı Kürtler, kendi adlarına konuşan ve suça bulaştığı aşikâr olan bazı insanlarla meselenin konuşulmasından rahatsız. Muhatap alınmak istiyor, muhatap bulamıyor.

Konuştuğum pek çok kişi, devletin halka ulaşmak için yanlış aracılar seçtiğini düşünüyor. Cumhurbaşkanı'ndan bakanlara kadar üst düzey yetkililerin PKK ile Kürt halkının ayrı şeyler olduğunu dair inançlarını ifade etmelerini takdir etmekle birlikte, hükümetin söylediği şeyleri yapmadığını düşünüyorlar.

Ankara'da konuştuğum bir devlet yetkilisi, 2012 yılındakinden farklı olarak çözüm sürecini yeniden canlandırmanın Türkiye Devleti için artık bir öncelik olmadığını söyledi. Bu durumun bir öncelik olmasa bile savaş dili kullanmanın sakıncasını sordum. Mevcut aşırı milliyetçi söylem ve savaş dilinin egemen olduğu açıklamaların ister istemez Kürtleri 1990'ların kötü günlerini hatırlamaya yönelttiğini kabul etti. Ancak Türkiye'nin iki komşusunun (Suriye ve Irak) başarısız devletlere dönüştüğü ve kanlı bir darbe girişiminin atlatıldığı bir ortamda önceliğin, yarım yüzyıldır birikmiş sorunlara değil, orduda ve bürokraside beliren zaaflara odaklanmak olduğunu belirtti. Ankara'da pek çok kimse, aslında çözüm süreci yanlısı olup, Kürt vatandaşların eşit haklarını savunsa da her meseleye büyük resimden bakmanın baskısı ve yorgunluğu altında. Genel siyasete boğulduklarında, El Bab'da yürütülen operasyonun, PKK'nın Suriye kolu PYD meselesinin, sivil reformları beraber devam ettirme iradesine engel olduğu bir tablo ortaya çıkıyor. Bütün bu ilave sorunlar, Kürt sorununu çözmeye yönelik girişimleri nihayete erdirmese de kesintiye uğratıyor.

Bazı AK Partili yetkililere, aralarında Kürtlerin de olduğu toplulukların hak ve özgürlüklerine dair reformların yeniden başlatılmasına dair düşüncelerini soruyorum. Aldığım izlenime göre, dikkatleri Kürt vatandaşlarımızın kaygıları gibi ülke içi meseleleri yerine Ortadoğu'ya odaklanmış durumda.

BÖLGESEL AKTÖRLER KÜRT SORUNUNDA ETKİLİ


Elbette bölgedeki 'büyük resim' Kürt meselesinde çok önemli bir etken. Bölge dinamiklerinden bağımsız bir Kürt meselesi düşünülemez. Lakin bölgedeki durum ve makro çatışmalar, Kürtlerde elde ettikleri kazanımları kaybetme korkusunu pekiştiriyor. Yani bir nevi büyük resimden doğan çatışmalar arasında heba olmaktan... Zira bugüne kadar hep böyle olmuş. Dolayısıyla yeni haklar elde etmek için mevcut haklarını riske atmaktan korkmuyorlar. Çünkü bu sorun, hiç bir zaman Türkiye'nin salt iç sorunu olmadı. Devletin kendini dış kaynaklı bir sorundan korurken içeride vatandaşlarını unuttuğunu düşünüyorlar. Zira Arap Baharı ile onu takip eden kaostan beri daha fazla küresel aktör sahneye çıktı. Konu Türkiye'nin Kürt vatandaşlarının sosyal, siyasi ve kültürel taleplerini aşan çok daha geniş bir boyut kazandı. Hâlihazırda kullanılan dil de bu yeni durumu ve ona verilen tepkiyi yansıtıyor.

Türk Devleti Temmuz 2015'ten beri dikkatini tekrar PPK eylemlerine karşı askeri çözümlere yoğunlaştırırken, bürokratik bakış açısı da yerini güvenlikçi bir yaklaşıma bıraktı. Bir yandan da PKK'nın kendi dar çıkarları uğruna barışı umursamama kararı Kürtler arasında açık bir öfke yarattı. Ama bu öfke, PKK karşıtı bir tutuma da evrilemiyor. Çünkü hala devlet de güvenilmez bir aktör. Üstelik bunu PKK mı, devlet mi diye sorduğumuzda, ne olursa olsun yine de devlet diye cevap verenler söylüyor. Konunun devlet değil de dil meselesi olması da bu yüzden...

Deneyimli bir gazeteci dostuma, şimdiki durumla 1990'lardaki durum arasında benzerlik kurulması konusunu sordum. Ne de olsa o dönemleri siyaseten pek hatırlamıyorum. O dönemin havası nasıldı, insanlar ne düşünüyordu, Kürtler kendilerini nasıl ifade ediyordu? Dostum bana şiddetle karşı çıktı. Türkiye'nin Kürtlere yönelik olarak görülmedik düzeyde yatırım yaptığını belirterek, güneydoğudaki şehirleri ciddi miktarda kaynak aktarmak suretiyle dönüştürmeyi amaçlayan "cazibe şehirleri projesi"ni örnek gösterdi. Türk Devleti'nin yaptığı işleri anlatmayı beceremediğini söyleyen gazeteci dostuma göre, Türkiye kendini anlatabilme konusunda başarılı olsaydı, efsanevi bir insani yardım örneği sergileyerek 3 milyonu aşkın mülteciye kucak açtığı için daha fazla takdir görürdü. İnsanların neden hala 1990'lardan bahsettiğini sorduğumda, İskoçların İngiltere'den bağımsız olma taleplerini örnek göstererek "Kimlik ve etnik konulara dair talepler bir anlamda sonu gelmez isteklerdir. Gördüğünüz gibi devlet hiçbir zaman yapılmamış yatırımlar yapıyor ama bu sadece daha fazla taleple karşılaşmasına yol açıyor. Talep de şikayet de bitmez. Halbuki, Kürt sorunu bir yatırım veya hayat standardı meselesi değil. Yoksa dünyanın en gelişmiş ülkelerinden biri olan İskoçya'nın bağımsızlık talebini nasıl açıklayabiliriz ki? Karşımızdaki sorunun doğası bu. Devletin yaptıkları artık Kürtleri tatmin etmeyebilir," dedi.

Yerel halkla konuşurken benzer görüşlerle karşılaştım. Onlarca yıl boyunca devlet baskısı altında kendi dillerini konuşup yazamayan ve Kürt diye bir şey olmadığı propagandasına tanık olan bu insanlar, bazı adımların kendilerini çok memnun ettiğini ama çok da geç atıldığını anlatıyorlar.

Kürtler şimdi kendi dilinde konuşabiliyor kendi TV kanallarını izleyebiliyor, kendi radyolarını dinleyebiliyor ve kendi dilinde basılmış kitapları okuyabiliyor. Kürt şarkıcılar her yerde, üniversitelerde Kürt edebiyatı bölümleri açıldı. Ama Kürtler hala memnun değil. Sebep? Halktan bazı kişiler bu durumu, "Çünkü artık çok geç. Bunlar 1990'larda yapılsaydı, mucizevi bir şey olurdu. Devlet taleplerimize cevap vermekte hep geç kalıyor.' şeklinde açıklıyor.

KÜRTLERİN TEMSİLCİLERİ Mİ PKK'YLA BAĞLANTILI KİŞİLER Mİ?

Çözüm süreci sırasında, görüşmelerin PKK'yla ilişkili Kürtlerle sınırlandırılması nedeniyle dindar Kürtlerden ciddi itirazlar yükseldi. Ne AK Parti'yi ne de PKK'yı destekleyen Kürtlerin de dikkate alınması için çağrılar yapıldı. Başta Hür Dava Partisi (HÜDA-PAR) olmak üzere bu gruplar, ileride yeni bir süreç başlaması halinde Kürt temsilcileri arasında daha büyük bir çeşitlilik olmasını istiyor. Çözümün geleceğini nasıl gördüğünü sorduğum bir HÜDA-PAR temsilcisi, PKK şiddetine dair kaygılarla birleşen umutsuz bir tablo çizdi. PKK'nın sürekli tehdit ettiği bu kişi, AK Partili yetkililerin de kimseyi dinlemediğini belirterek "Gerilim yüksek ve umut zemini yok. Bu çatışma ortamında kimse kimseyi dinlemiyor" dedi.

Artık çoğunluğu şehirlerde yaşayan Kürtler, geçmişe kıyasla daha yüksek bir hayat ve seyahat standardına sahip. Bu tür dönüşümler beraberlerinde istikrar isteğini de getirir; insanlar çocuklarını daha iyi okullarda okutmak, daha güzel tatiller yapmak ve daha iyi belediye hizmeti almak ister. PKK'lıların belediyelerin yardımıyla hendekler kazmasına itiraz ederler. Halkların Demokrasi Partisi (HDP) ve Demokratik Bölgeler Partisi (BDP) mensubu onlarca belediye başkanının PKK'ya yardım ve yataklık suçlamasıyla görevden alınıp tutuklanmasına hiçbir itiraz gelmemesinin sebebi de bu. Yine de, Kürt gençlerinin eskisinden çok daha eğitimli ve politize oldukları unutulmamalı. Yatırım ve talep dengesine dikkat etmek çok önemli. Devlet 1990'lardaki gibi davranmıyor olabilir ama, o zamandan beri sosyolojik yapı da dönüşmüş durumda. Türkiye daha eğitimli ve zengin bir hale geldi. Kürtler eşit vatandaşlar olarak büyüyen Türkiye'nin nimetlerinden faydalanmak istiyor. Bunu da PKK terörüyle aralarına mesafe koyarak yapıyorlar. Devlet ise attığı bunca adıma rağmen hala PKK ile uğraşmak zorunda kalsa da, içinde bulunduğu coğrafyanın getirdiği yükleri bertaraf etmeye çalışsa da, kendi vatandaşları ile ne olursa olsun sağlıklı bir iletişim kanalı oluşturmanın yolunu bulmak zorunda.
Yazarın Önceki YazılarıTüm Yazıları