USA SABAH 22 Kasım 2017 Çarşamba
Markar Esayan
  • Haber giriş tarihi: 12 Aralık 2016 Pazartesi 09:31
  • Güncelleme saati: 09:31

Türkiye Batı’dan ne bekliyor?

Kabul edelim ki, Türkiye ile ABD ve AB arasındaki ilişkiler, tarihte olmadığı kadar sıkıntılı bir süreçten geçiyor. Bu durumun hiçbir taraf için arzu edilir veya bazıları tarafından arzu edilse bile, fayda getirici olmadığı ortada.

İlişkilerin bozulması konusunda suçu Türkiye'ye atanların argümanları ülkedeki demokrasinin durumunun kötüye gittiği ile ilgili. PKK liderlerinden herhangi birisinin bir konuşmasında art arda sıraladığından daha farklı bir şey söylemiyorlar. Ya da 15 Temmuz'da Türkiye'de tarihte görülmemiş ölçüde vahşi bir darbe denemesinde bulunan Gülen'in adamları da Batı'yı kendi yanına çekmek için benzer suçlamalarda bulunuyorlar. Türkiye'yi 80 yıl yönetmiş olan seküler seçkinler de benzer bir jargon kullanıyorlar.

Son iki ay içinde sadece 5 Kürt AK Partili yöneticiyi çocuklarının önünde infaz eden, çocuk asker kullanan, ülkenin Güneydoğusu'nu Çözüm Süreci'ni bir fırsat olarak bir cephaneliğe çevirip hendeklerle yaşanamaz hale getiren, Suriye'nin kuzeyinde ise tam bir etnik temizlik uygulayan PKK/PYD'nin argümanları ile, 15 Temmuz'da 248 vatandaşı öldüren, Meclis'i ve Cumhurbaşkanlığı binasını bombalayan FETÖ örgütünün argümanlarının bu kadar örtüşmesi, bu argümanlara da AK Parti iktidarına ölümcül bir kin besleyen Türkiyeli seküler seçkinlerin sarılması gerçekten ilginç.

Ama keşke gerçek bu kadar basit olsaydı. Keşke ABD ve AB ülkeleri bu kadar basit gerçekler nedeniyle Türkiye'ye dönük bu hasmane tavırları geliştirseydi. Türkiye gerçekten diktatörlükle yönetilen, demokrasiyi terk eden bir ülke olsa ve bu tutum bu nedenle geliştirilseydi, Batı'nın ilk kez real politik kurallarına göre değil, BM'nin 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'ne uygun davrandığını söyleyebilir, bu radikal tavrı anlayabilirdik.

Ama çok iyi biliyoruz ki, Mısır'da tüm sorunlarına rağmen seçilmiş bir lideri deviren, darbe yaparken yüzlerce Mısırlı sivili öldüren, siyasi partileri kapatan ve siyasileri idama mahkum eden bir dikta yönetimine Batı oldukça kucaklayıcı davrandı. Suriye'de, özellikle Halep'te bir soykırım devam ederken, altı yıla yakındır BM koruma sorumluluğunu yerine getirmiyor. R2P doktrinini uygulamak için Suriye veya Arakan mükemmel örneklerken, bunun yerine Irak'ta olmayan kimyasal silahlar üzerinden bir işgal yaşandı ve bugün DAEŞ gibi bir canavarla yüz yüze kaldık.

Türkiye'nin 2002 öncesi durumu, 2016 durumu ile karşılaştırılamayacak kadar antidemokratik iken, on yılda bir darbe olur, azınlıklar baskı altında inler, Kürt kimliği, Kürtçe, Alevilik ve dindarlık yasaklı iken, Batı'nın Türkiye'ye karşı bu kadar hasmane olduğu hiçbir dönem yaşamadık.

Türkiye 15 Temmuz FETÖ darbe/işgal girişiminden tarihi bir demokrasi direnişi ile kurtulurken, maalesef Batılı dostlarımızı yanımızda bulamadık. Hatta, bu darbenin başarılı olmasını arzuladıklarını söyleyen medya, STK ve siyasilerin söylemleri ile karşılaştık. Bir demokrasi, işgalci darbeciler tarafından boğulmaya çalışılırken, ABD ve AB'den "taraflara itidal tavsiye eden" açıklamaları geldi. NATO garip açıklamalar yaptı. Sanki Türkiye halkı darbeyi engellediği için cezalandırılıyor kanısı doğdu. Bu darbe kınanacak yerde, yüzeysel bir yaklaşımla birkaç sözle geçiştirildi, darbecilerin yakalanması ve cezalandırılmasına dönük Türkiye'nin meşru müdafaa hakkı eleştirilmeye başlandı.

Oysa, Soğuk Savaş sonrası özellikle demir perde ülkelerinin devletin kademelerinde temizlik yapmak üzere birçok kanun çıkardıkları biliniyordu. Sadece Baider-Meinhof örgütü ile mücadelede -ki yıllara yayılı şekilde 40 civarında cinayet işlemişti-, on binlerce insan gözaltına alınmış ve temizlik harekatı yapılmıştı. Ama sıkıyönetim bile ilan etmeyen, üç aylık Olağan Üstü hal ile yetinen Türkiye'nin ciddi kanıtlar eşliğinde devleti teröristlerden ayıklama işlemi bir demokrasi ihlali olarak yorumlandı ve yorumlanıyor.

Baghdadi ABD için ne ise, Gülen Türkiye için odur. Nasıl ki, Baghdadi'nin Ankara veya İstanbul'da bir malikanede faaliyetlerine devam etmesi düşünülemez ise, Gülen'in, hele 15 Temmuz darbe girişiminden sonra ABD'de barınması da düşünülemez. Oysa bu konuda ABD NATO'daki en büyük ve güvenilir ortağına maalesef henüz bu terörist başını iade etmiş değil.

Demek ki, Batı'nın Türkiye'ye dönük bu hasmane, empati yapmaktan uzak, hele müttefiklik hukukuna hiç yakışmayan davranışlarının su yüzeyinde görünenden daha başka nedenleri olmalı.

2008-2010 tarihleri arasında ABD'nin Ankara Büyükelçiliğini yapan James Jeffrey, sorunun temel nedenini bence güzel ifade etmişti. Verdiği bir röportajda, 15 Temmuz'u Gülencilerin yaptığının açık olduğunu söylerken, Batı'nın hasmane tutumunun nedenini de şöyle açıklıyordu:

"Erdoğan Washington'da sevilmiyor. Erdoğan Avrupa'da da sevilmiyor. Otoriter görülüyor ve iyi bir oyuncu olmadığı düşüncesi hâkim. Batı daha önce Erdoğan'dan daha otoriter olan çok liderle muhatap oldu, olmaya da devam ediyor. Ama fark şu; Suudlar, Mısırlılar – lisanımı maruz görün – her koşulda bize yaltaklanıyor. F-16'ları, müttefiklik ilişkilerini falan düşünerek bizimle aynı değerleri paylaşıyormuş gibi yapıyorlar. Erdoğan ise bizimle çatışıyor, çelişkilerimizi yüzümüze vuruyor, dostumuz olmaya çalışmıyor. Ondan daha otoriter liderler ise dostumuzmuş gibi poz yapmakta beis görmüyor. Çok yakın zamana kadar Putin bile böyle davranıyordu. Erdoğan Washington'da bu yüzden sevilmiyor. Biliyorum hiç adil bir durum değil."

Evet, mesele hiç de Türkiye'nin demokrasi karnesi değil. Öyle olsa bundan faydalanır ve ortak bir dil bulabilirdik. Mesele, Batı'nın son 70 yıldır alıştığı türden bir Türkiye'nin artık var olmaması. Erdoğan Batı ile Mursi'nin kurduğu türden bir ilişki kurmuş olsaydı, Türkiye'de ne yaptığının pek önemi olmayacaktı. Bunu ben demiyorum, hem tarih, hem de ABD'li büyükelçi söylüyor.

Türkiye artık Batılı müttefikleri ile eşit ilişki talep ediyor. Kendi görüş ve beklentilerinin de masada olmasını istiyor, bunda diretiyor. Tabii, Erdoğan ve partisinin muhafazakar olması da bir etkendir. Şu bildiğimiz Batı'nın İslam ve Doğu'ya bakış açısındaki kibirden bahsediyorum. Ancak bu durum abartılmamalı. Asıl mesele, Türkiye'nin artık Batılı müttefiklerinin her istediğini sorgulamadan yapacak bir ülke olmamasında.

Bu durumda, yanlış ve ahlaki olmayan bir yola girerek, Türkiye'de Batı'nın her istediğini sorgusuz sualsiz yapacak bir yönetimin ne şekilde olursa olsun iktidara gelmesine sempatiyle bakılabildi. Ama ben burada pragmatik bir akıl da göremiyorum. Bu son derece akılsızca bir şey olurdu.

Türkiye'nin 15 Temmuz türünden bir işgal girişimi karşısında mağlup olması veya bunu takip edecek bir mezhep savaşına sürüklenmesi, ABD uzak olsa da, Avrupa için bir vakum etkisi yaratacak, Rakka, Atina ve Viyana'ya komşu olacaktı. Türkiye, Ortadoğu'nun ve Avrupa'nın hemen kıyısında devlet, seçim, hukuk sistemi çalışan, demokrasisi ve ekonomisi güçlü, genç insan nüfusu ve doyumsuz tüketim iştahı ile Batılı tek ülke. Radikalliklere kapalı bir Müslüman ülke olarak, Türkiye Batı için o kadar değerli bir ülke ki, onu yıkmaya çalışmak yerine, pamuklara sarıp korumak gerekiyor. Türkiye'nin son 15 yılda yaptığı demokratik, siyasi, ekonomik reformlar, Ortadoğu için de örnek bir model olduğunu ispatlıyor. Türkiye'nin çökmesi demek, dünyanın bir vakum etkisiyle korkunç bir döneme, hatta 3. Dünya savaşına sürüklenmesi demek.

Üç milyon mülteciye dinine, ırkına, mezhebine bakmadan kucak açan, bu uğurda 25 milyar dolar harcayan, Avrupa ile Ortadoğu arasında güçlü bir set olan bir ülke Türkiye. ABD için ise, enerjisini başka yerlere harcayabilmesi için büyük bir ortak.

Bazıları, Türkiye'nin Suriye gibi bir iç savaştan geçtikten sonra, üç tane uydu devlete bölünmesini çok cazip bulabilir. Çeşitli nedenlerle… Ancak, Türkiye'nin öyle bir halkı ve öyle bir köklü devlet geleneği var ki, son kişi kalana kadar buna izin vermeyecek bir kararlılığa sahip. Bunu 15 Temmuz'da ispatladı. Belki size garip gelebilir ama, Türkiye'de milyonlarca kişi darbe gecesi şehit olan insanlara özeniyor. İnsanlar "neden ben de şehit olamadım, neden gazi olamadım" diye hayıflanıyor.

Eğer bu durumun, yetenekleri düşmanları tarafından bile takdir edilen Erdoğan'ın kişisel başarısı olarak gören varsa yanılıyor. Erdoğan, bir dip hareketinin üzerinde sörf yapan gerçekten başarılı bir lider. Tenezzül edip, Türkiye'de son 15 yıldır olan şeye objektif şekilde bakan olursa, bunun bir halk hareketi olduğunu, bu hareketin son derece demokratik, radikallikten ve şiddetten uzak, ama bir o kadar da kararlı olduğunu görebilecektir.

O nedenle, 15 Temmuz başarısız olduğu gibi, ekonomik anlamda yapılacak manipülasyonlar da başarılı olamayacaktır. Bunun son derece aptalca bir yol olduğunu, Türkiye'yi eskiye döndürmenin mümkün olmadığını, Türkiye'nin dostluğunu kaybetmenin Türkiye'den çok Batı'ya zarar vereceğini görmek gerekir.

Batı'da bu gerçeği görecek kişilerin olduğundan eminim. Türkiye sadece eşit, gücüyle orantılı ve onurlu bir ortaklık ilişkisi talep ediyor. Kendisini geliştirmeye ihtiyacı var ve bu ihtiyaç önlenemez bir arzu doğurmakta. Bu ihtiyacın 1952 konsepti üzerinden Türkiye'ye tanınan rol ile karşılanamayacağını sadece Erdoğan değil, hepimiz biliyoruz.

İlişkilerin hızla ve güven temelli iyileştirilmesi şart görünüyor. Umarım bu seçilmiş Başkan Trump döneminde gerçekleşir.

Çünkü Türkiye halkı acı çekmeye hazır. Hatta ilginç bir şekilde bunu oldukça arzuluyor da. Ama yeni bir ilişki biçimi tanımına ve işbirliği alanlarını belirlemeye dönük uzlaşmalara da hayır demeyecektir.
Yazarın Önceki YazılarıTüm Yazıları