USA SABAH 21 Kasım 2017 Salı
Markar Esayan
  • Haber giriş tarihi: 26 Ağustos 2016 Cuma 12:00
  • Güncelleme saati: 12:00

Avrupa topraklarında darbe oldu…

Türkiye, özellikle başkent Ankara ve ülkenin en büyük şehri İstanbul'u hedef alan bir darbe girişimine tanık oldu. 81 ilde harekete geçen ordunun içine sızmış olan Fethullah Gülen'e bağlı kripto asker/polis görünümlü teröristler, çoğu sivil, kadın, genç, yaşlı 240 insanın ölmesine, iki binden fazla kişinin de yaralanmasına yol açtı. Öyle ki, ölüm sayısı ağır yaralıların hayatını kaybetmesi ile maalesef artabiliyor.

Yazıya böyle "eski" bir giriş yapmamın nedeni, maalesef hala bu büyük facianın öneminin henüz yeteri kadar anlaşılamamış olmasından. Tabii, bu "anlaşılmama" durumu ülke içine dair değil. Türkiye, sert bir politik ortamdan geçmesine rağmen, 15 Temmuz gecesi yaşanan demokrasiye, seçilmiş parlamentoya ve halkın kendisine yapılan saldırı karşısında net. Tüm partiler, tüm medya grupları ve tüm toplum tarafından darbe lanetlendi. Çünkü herkes, Gülenci kriptoların halkın vergisi ile alınan uçak, tank ve mühimmatla ülkenin Meclis'i dahil, basın kuruluşlarına, belediyelerine, stratejik kurumlarına ve doğrudan halka yaptığı bu vahşi saldırıyı an be an izlediler, tanık oldular ve bu şiddete maruz kaldılar. Ağır bir travma yaşadılar.

Dolayısıyla, tüm toplum o gece birkaç suikast girişiminden kurtulan ve darbenin iki merkezinden biri olan İstanbul Atatürk Havalimanı'na ulaşan Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın gösterdiği ülke liderliği altında toplandı. Muhalefet partileri CHP ve MHP darbeye karşı gecikmeden net pozisyon aldı. PKK'nın güdümündeki HDP eşbaşkanları önce darbenin gelişimini gözledi. Hatta Selahattin Demirtaş, Gülencilerin "Boğaz Köprüsü'nde askerlerin kafası kesildi" provokasyonundan da güç alarak sokağa çıkan her kesimden insanları (dindarlar, laikler, Kürtler vd.) DAİŞ'çi olmakla itham etti. Ancak darbe sabaha karşı önlendiğinde, bu haberlerin dezenformasyon olduğu, halkın hiç şiddete başvurmadan tanklara karşı durduğu ve Kürtlerin Güneydoğu'da da yüzbinlerce kişi olarak meydanlara indiği ortaya çıktığında pozisyonunu darbe karşıtlığı şeklinde güncelledi.

Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Jagland'ın darbeden 20 gün sonraki Türkiye ziyaretinde Türkiye'ye Avrupa'dan destek ziyaretlerinin olmamasının, üstelik darbeye kalkışanların haklarının korunması ile ilgili endişe belirtmelerinin yanlış anlaşıldığını, Avrupalı liderlerin böyle bir niyetinin olmadığını ifade ediyordu. Bu bir yanlış anlamaydı ve Türklerin de olayları nasıl algıladığının anlaşılması gerektiğini söylüyordu.

"Avrupa'da olaylarla ilgili olarak farklı haberler yer aldı ve bunların ne yazık ki tamamı doğru değil ve gerçeklere dayanmıyor."

Bu sözler de Jagland'a ait.

Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi üyesi olarak Sayın Jagland'ı tanıyorum, birkaç kez de yine Türkiye üzerine kendisiyle görüşmemiz olmuştu. Avrupa hakkında oldukça objektif ve cesur görüşleri olan, eleştiri ve nesnellikten uzak kalmaya birisidir.

Jagland, Avrupa ve Avrupa kurumlarının "sanırım" 15 Temmuz darbesi esnasında sınıfta kaldığının farkında ve hasarı azaltmaya gayret ediyor. İlişkilerin hasar gördüğü ve bu hasarın sorumlusunun Avrupa olduğunun farkında olmalı. Dolayısıyla, hasarın, yani Türkiye ve Avrupa arasındaki güven kaybının telafisi için bir "anlama" sürecinin açılması gerektiğini ifade ediyor. Ona göre bu anlama süreci üç esasa dayanmalı.

1-Avrupa topraklarında bir darbe girişimi olmuştur. Bu, hiçbirimiz tarafından kabul edilemez.

2-Bu darbe girişimin arkasında kendisini devlet kurumlarının merkezine saklayan gizli bir ağ bulunmaktadır. Buna ilişkin ülkede açık bir uzlaşma vardır. Bunu hem hükümetten, hem de muhalefetten duymak mümkündür. Hiçbir devlet askerlerin veya polisin devlet haricinde talimat almasını kabul edemez. Ayrıca hiçbir devlet hakimlerin, bağımsızlıklarını açıkça olumsuz şekilde etkileyen gizli bir ağ ile bağlantılı olmasını kabul edemez. Bunlar hukukun üstünlüğü bağlamında kabul edilemez.

3-Yüzlerce kişinin katledilmesi ve binlerce kişinin yaralanması insan haklarına ve diğer haklara büyük bir saldırıdır. Charlie Hebdo veya Bataclan'da olduğu gibi ateşi silahlarla yapılan iğrenç saldırılar ve Brüksel'de ve birçok farklı ülkede yaşanan alçakça saldırılar gibi, bu hepimize yapılan bir saldırıdır. Türk halkına yapılan bu saldırı hepimize karşı yapılmış bir saldırıdır.

Jagland'ın bu sözleri daha önce de söylediğini ifade edelim. Türkiye, Avrupa Konseyi'nin kurucu ve başat üyelerinden birisi. Dolayısıyla, Konsey'in kurumsal tutumu da oldukça önemli. Bunun diğer Avrupa kurumlarına sirayet etmesini ümit ediyoruz. Çünkü en nihayetinde, esas almamız gereken kurumlar bunlar.

Jagland, daha önce Konsey'de yaptığı bir konuşmada, Avrupa Birliği'nin nüfus, ekonomi ve siyasal ağırlık konusunda hızla cüceleştiğini, güç kaybettiğini söylemiş, ulusal tavırların birlik politikasının önüne geçtiğini sertçe eleştirmişti.

Eski İsveç Başbakanı Carl Bildt ise, Avrupa'nın 15 Temmuz darbesine veremediği tepkiyi, yalan haberleri eleştiren ilk önemli isimlerden olmuştu. Yani, Jagland ve Bildt gibi aklı başında eurokratlar, Türkiye'ye dönük çifte standart içeren tutumun farkındalar. Türkiye, Avrupa'nın Türkiye'ye dönük uzun zamandır devam eden önyargının ve 15 Temmuz'da darbecilere dönük sempatinin bir yanlış algıdan kaynaklandığını düşünmüyor. Türkiye alıngan davranıyor da değil. Sonuçta 58 yıldır AB kapısında inatla bekleyen ve ilişkilerini hep geliştirme yönünde irade kullanana bir Avrupalı ülke Türkiye. Avrupalı dostlarımızı çok iyi tanıyor. Kodların en anlama geldiğini de iyi biliyor.

Sanırım bu, Türkiye ile AB'yi karşı karşıya nahoş şekilde getirmiş olsa da, aslında Türkiye ile değil, Avrupa ile ilgili bir sorun.

AB, kendisini sağlam temellere oturtmakta, Avrupa değerleri ile menfaatlerini insan merkezli bir dengede tutmakta zorlanıyor. Avrupa medeniyetinin en değerli özelliği, hatta onun kuluçkası olan "kendini eleştiri" özelliği, hızla "ötekinden şüphe etme" ile yer değiştiriyor. Ekonomik, demografik ve siyasal güçsüzlük ile birlikte, merkez partileri zayıflıyor, euroskeptizmin beslediği ırkçı hareketler hızla merkezileşiyor. Bu durumda ise, merkez siyasetçiler de hele seçim dönemlerinde, Britanya'daki Brexit referandumunda gördüğümüz üzere, ayrımcı söylemlerden medet umuyorlar. Siyasi ve ekonomik güçsüzlük, demokratik güçsüzlüğe yol açıyor. Böylelikle, önce Avrupa içinde ihlal edilen Avrupa değerlerine bağlılık, aday ülkelere sunulduğunda, içi boş söylemler olarak eski cazibesini yitiriyor.

Brexit de, şu an Ortadoğu üzerinden kurulan yeni dünya düzeninde güçsüz Avrupa'yı terk eden, yeni düzende elini kolunu bağlayan yükümlülüklerden kurtulmak isteyen bir Birtanya'yı karşımıza çıkardı.

Şimdi ise Avrupa Birliği bir yol ayrımında. Ya ayrımcı politikalara, "öteki"ne kapanmaya, skeptizme yenilecek, ya da iddiasını sürdürmek için cesaretle ileriye doğru bir hamle ile bu sıkışmayı pozitif yönde kıracak.

Burada da bu hamlenin Türkiye'yi Avrupa Birliği'ne almak olduğunu söylemek gereksiz her halde.

Bunun için de özgüven ve cesaret gerekiyor. Özgüven ve cesaret ise kültüre yapılan popülist, hamasi vurgularla değil, ona gerçek bir güvenle söz konusu olur. Avrupa medeniyeti, kendisini Meriç sınırından öteye, yani Türkiye'ye doğru esnetemezse, bundan korkarsa, kırılma maalesef geriye doğru olacak. Bu sadece Avrupa Birliği'nin dağılması sonucunu getirmez, teker teker Avrupa devletleri de bundan çok olumsuz etkilenecektir.

O zaman, sadece Türkiye'yi memnun etmek için değil, hatta bunun için hiç değil, Avrupa sadece kendi geleceği için 15 Temmuz'da (Şüphesiz Mısır darbesinde de) kendisini kendi değerlerine karşı davranmaya iten nedenler ile cesurca yüzleşmelidir. İslamofobia'yı radikal terörle gerekçelendirmeden, Avrupa kültürünün sınırlarının yeniden tartışılması bağlamında değerlendirmek daha yapıcı olacaktır. Avrupa'da egemen olan, dünyanın geri kalanının sorgusuz sualsiz Avrupa medeniyetine tabii olması gerektiği, Avrupa kültürünün zaten insan uygarlığının ulaşabileceği en mükemmel seviyeye ulaştığı kanaati sorgulanmalı. Çünkü Türkiye gibi Batılı ve gelişkin bir demokrasinin bile bazı kültürel kod farklarının, Müslümanlık gibi, anlaşılmak istenmemesi, risk kabul edilmesi, kategorikleştirilmesi, 15 Temmuz davranışının da bir diğer nedeni. Tabii Avrupa'nın kendi içinde yaşadığı ötekileştirmeler ve buna bağlı olarak yükselen ırkçılığın da…

Kendi kendisini tamamlanmış, mükemmel hisseden her yapı ağır risk altındadır.

Tabii Türkiye'nin de Avrupa'nın işinin zor olduğunu, birçok sorunla yüz yüze olduğunu görmesi gerekiyor. Ancak, Türkiye Avrupa'yı anlamaya çok daha hazır. Jagland'ın yazıya aldığım görüşleri, Avrupa tarafından ilk günlerden itibaren seslendirilmeliydi. Ama bu yüzleşmeleri sakin zamanda yapmazsanız, kimse darbe karşısında tanklar altında, Cumhurbaşkanı suikastlara maruz kalan bir ülkenin bu yazıdaki tespitleri yapıp avunmasını bekleyemez. Kaldı ki, ben AKPM üyesiyim ve yıllardır Türkiye'nin bu çifte standartlarla boğuştuğunun, yanlı raporlarla uğraştığının farkındayım.

Nasıl ki, DAİŞ Ankara'nın göbeğinde miting yapamazsa, Brüksel'in meydanlarında, sadece son bir ayda onlarca bebek katleden PKK'nın gösteri yapmasını Türkiye'den anlamasını bekleyemez Avrupa. Burada ciddi bir sorun olduğu kabul edilmelidir.

İyi ki Avrupa var, iyi ki Türkiye var ve iyi ki komşular. Bunun değerini iyi bilmeliyiz.
Yazarın Önceki YazılarıTüm Yazıları