USA SABAH 18 Kasım 2017 Cumartesi
Markar Esayan
  • Haber giriş tarihi: 25 Mayıs 2016 Çarşamba 11:31
  • Güncelleme saati: 11:31

Junker’in Avrupası, Erdoğan’ın Türkiyesi

"Avrupa projesi çekiciliğini kaybediyor. Gittikçe daha az iş yapıyoruz. Bir mevzuatlar birliği haline geldik. Sorunları birlik değil, ulusal düzeyde ele alıyoruz. Bugün dünya nüfusunun yüzde on yedisini oluştururken, kısa süre sonra bu yüzde onlara gerileyecek. Avrupa nüfus ve ekonomik güç olarak gittikçe zayıflıyor. Bunları çözmeliyiz."

Bu sözler Avrupa Komisyonu Başkanı Junker'e ait.

Nisan başında Avrupa Komisyonu Parlamenterler Meclisi bahar oturumlarına konuk olarak çağrılan Junker epey sıkıntılıydı.

AKPM Türkiye delegasyonu olarak bizlerin de yakından takip ettiği Avrupa kıtası oldukça zor bir dönemece girmiş durumda.

ürkiye'nin en yakın siyasi ekonomik partnerlerinin bulunduğu kıta Avrupası'nın durumu ülkemiz için de çok önemli.

Avrupa Birliği ile ilişkiler inişli çıkışlı gitse de, Türkiye 250 yıllık modernleşme hikâyesini birliğe tam üye olarak taçlandırmak istiyor.

Türkiye 2002'de başlayan AK Parti dönemi ile siyasal, ekonomik ve sosyal sistemlerinde büyük reformlar yaptı. Devlet aygıtı olabildiğince demokratikleştirildi. 2000'li yıllara doğru Türkiye ile ilgili bir kurgu romanım vardı. O romanda bir Ermeni'nin veya bir Türk olmayan kişinin başbakan olmasını sağlamıştım.

Bu o kadar anormal ve bilim kurgu olarak algılanan bir durumdu bundan 15-20 sene evvel.

Bugün ben AK Parti'nin bir Ermeni milletvekiliyim. Kimliğimi serbestçe taşıyarak ve bu konuda hiçbir sıkıntı yaşamadan aktif siyasetin içindeyim. Anayasa, Avrupa Birliği Uyum komisyonlarının bir üyesiyim. İnsan Hakları Başkan Yardımcısıyım. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi ve Karma Parlamenterler Birliği üyesi ve TBMM Türkiye-Küba Dostluk Grubu Başkanıyım…

Başka partilerde de Ermeni, Hıristiyan, Süryani, Arap Ortodoks, Ezidi ve Roman milletvekilleri var ve bu sayının artması gerektiği herkesin savunduğu bir gerçek. Ancak son 60 yıldır yoktu. Bu ülkede bir Ermeni, Rum, Yahudi'nin devlette temizlik görevlisi bile olmasına izin verilmezdi. Gayrimüslim okulları, kiliseleri, hastaneleri ve dernekleri çöksün ve azınlıklar ülkeyi terk etsin diye yazılı olmayan pratikler uygulanır, insanlar tehdit edilir, şüpheli biçimde ortadan kaybolurdu. Devlet bu vakıfların mallarına el koyardı. Sadece mensubu olduğu Ermeni cemaatinin sekiz yüze yakın değerli vakıf malına el konmuştu. Kiliselerin, okulların onarımı yasak olup, yeni kilise sinagog açmak ise yasaktı. Türkiye fiili olarak Lozan Anlaşması'nın ilgili maddelerini sürekli ihlal ederdi.

Ve bu dönemde 1. Dünya Savaşı'ndan sonra kalabilmiş azınlıkların büyük çoğunluğu ülkeden ayrılmak zorunda kaldı. Bu pratikleri yapan ve savunan ise, kendilerine Batıcı diyen laikçi elitlerin hâkim olduğu devlet ve bürokrasiydi. Siyasal sistemde ise bu pratikleri savunan Cumhuriyet Halk Partisi olmuştu. O yüzden Ermeniler daha çok oylarını merkez sağ partilere verirlerdi. Çünkü merkez sağ muhafazakâr partiler bu pratiklere daha mesafeli olup, onların iktidarda kalabildiği tarihlerde azınlıklar daha rahat yaşardı.

Mesela Ermeniler CHP döneminde kapatılmış manastırlarına 1950'deki seçimler CHP'yi yenerek kazanan Demokrat Parti döneminde kavuştular. DP'li Başbakan Adnan Menderes özel bir izin sağlamış ve İstanbul'da bir manastır okulu açılmasına izin vermişti.

Ancak asker ve onu kışkırtan CHP, 1960'ta 27 Mayıs darbesini yaptılar ve Adnan Menderes ve iki bakanını uyduruk gerekçelerle astılar. Bu sırada Demokrat Parti Ermeni İstanbul Milletvekili Dr. Zakar Tarver de işkence ile öldürüldü, raporu kalp krizi olarak verildi. Manastır ise hemen kapatıldı laikçiler tarafından.

İkinci özgürlük dönemi de 1980 darbesinden sonraki ilk serbest seçimlerde hükümet olan Anavatan Partisi zamanında, Turgut Özal liderliğinde yaşandı. Ülkede rehin kalan mallarına sahip çıkamayan gayrimüslimlere izin çıktı. Vatandaşlıktan atılanlar affa uğradı. Ülke dünyaya açıldı ve büyük mesafe kat etti. Dün Menderes'e ve bugün Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan'a yaptıkları gibi Özal içinde kişilik suikastları yapıldı. Türkiye'nin gördüğü en liberal, en özgürlükçü ve en reformist siyasisi olan Özal'a karşı Menderes ve Erdoğan gibi "Hitler" ve "diktatörlük" kampanyaları yapıldı. Özal'ın siyasi hareketi bir fiili koalisyon olduğu için Özal Cumhurbaşkanı olduktan sonra partiyi ele geçiren Mesut Yılmaz tarafından ihanete uğratıldı ve şüpheli biçimde öldü.

İşte Türkiyelilerin büyük kısmı, Sayın Erdoğan'ı Menderes ve Özal geleneğinin devamı olarak görüyorlar. Çünkü halk ve özgürlük merkezli meşru siyaseti savunuyor, vesayet kliklerini karşılarına alıyorlar. Bu durumda ise dezavantajlı geniş kesimlerin hayat kaliteleri artıyor. Propaganda makinesi ne kadar bunları örtmeye ve hatta tersini göstermeye çalışsa da, halk neyin ne olduğunu kendi hayatlarından biliyorlar ve seçimlerde oylarıyla bunu gösteriyorlar. 14 yılda yapılan tüm seçimleri oylarını arttırarak kazanan AK Parti ve Erdoğan oldu. Son seçimlerde Erdoğan yüzde 52 ile cumhurbaşkanı seçilirken, AK Parti ise yüzde 50 oy aldı. Şu an bir seçim olsa, bu oranların yüzde 55'e dayandığı görülüyor.

Ermeniler başta olmak üzere yüzlerce el konmuş vakıf malını geri aldık. Bu reform yasasına ise "devletin temellerini dinamitliyorsunuz" diyen Kemal Kılıçdaroğlu ve CHP karşı çıktı; iptali için Anayasa Mahkemesi'ne başvurdu.

Özetle, Türkiye'nin sağlıklı, barışçı şekilde demokrasisini geliştiriyor olması, AB'nin güneydoğu sınırı için muazzam bir güvence ve bir altın fırsat.

Nisan sonlarına doğru iki önemli olay yaşandı ki, bu Türkiye'nin ne kadar Avrupalı ve ne kadar doğru yolda olduğunu gösteriyordu.

İlki, 24 Nisan anma töreninde Meryem Ana Patriklik Kilisesi'nde okunmak üzere Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın göndermiş olduğu taziye mesajıydı. Ermenilerin 1915'te öldürülen ataları için ülkede anma töreni yapmaları yasaktı. Bu yasağı Sayın Erdoğan üç sene önce kaldırdı ve ilk taziye mesajı 24 Nisan 2014'te ana kilisede okundu. Üç yıldır Erdoğan 1915 tehcirinde hayatını yitiren Ermenileri için başsağlığı diliyor. Bu metni sizinle paylaşmak istiyorum.

"Sayın Aram Ateşyan,

Türkiye Ermenileri Patrik Genel Vekili

Birinci Dünya Savaşı'nın trajik koşullarında hayatını kaybeden Osmanlı Ermenilerini anmak üzere bugün, İstanbul'da Ermeni Patrikhanesi'nin çatısı altında toplanan vatandaşlarımızı selamlıyor, saygılarımı sunuyorum.

Bugünkü törenin, Osmanlı Ermenilerinin yaşadıkları acıların paylaşılması ve hatıralarının yâd edilmesi için en anlamlı yer olan Türkiye'de bir kez daha yapılmasından memnuniyet duyuyorum.

İnsani vazifelerin ihmal edilmediği, sevincin ve acının samimiyetle paylaşılabildiği Anadolu toprakları her şeyin önüne ve ötesine vicdan ve adalet anlayışını koyar.

İşte bu anlayış, tarih bilincimiz ve insanlık ufkumuz gereğince Osmanlı Ermenilerinin hatıralarına sahip çıkmaya devam edeceğiz.

Türklerle Ermenilerin bin yıla uzanan ortak yaşam kültürünü yeniden hatırlamayı ve hatırlatmayı sürdüreceğiz.

Ortak tarihleri ve benzer gelenekleri olan iki komşu halkı, nefret ve düşmanlık söylemleriyle birbirinden uzaklaştırmak isteyenlere ve tarihi siyasileştirenlere karşı dostluk ve barış hedefiyle çalışmaktan vazgeçmeyeceğiz.

Bu düşüncelerle, ebediyete intikal etmiş Osmanlı Ermenilerini bir kez daha saygıyla anıyor, hayatta olan yakınlarına taziyelerimi sunuyorum. Aynı dönemde yaşamını yitiren etnik ve dini kökeni ne olursa olsun tüm Osmanlı vatandaşlarını da rahmetle ve saygıyla anıyorum. Bu ortak acıyı paylaştığımızı bir kez daha ifade etmek istiyorum.

Ülkemize geçmişten bugüne katkıda bulunan tüm Ermeni vatandaşlarımıza da bu vesileyle yeniden teşekkür ediyorum."

Recep Tayyip Erdoğan

Cumhurbaşkanı


Bu yaklaşımın 1915'in 100. yılını hasarsız atlatmak için bir taktik olarak yorumlayanlar var. Bu doğru değil. Çünkü hepimiz biliyoruz ki, real politik kuralları burada daha geçerli. Üstelik bu seneki mesaj yüzüncü yıldan ve Karabağ çatışmalarından hemen sonra sertleşen ortamda yapıldı. Obama açıklamasını zaten bir gün önce yapmıştı.

Bunlar, ırkçılığın pençesine yuvarlanmaya hazırlanan Avrupa'daki endişe verici gelişmelerin hemen kıyısındaki Türkiye'de yaşanan ümit verici, saygı gösterilmesi gereken gelişmeler.

İkinci gelişme ise, TBMM Meclisi Başkanı Sayın İsmail Kahraman'ın laiklikle ilgili yorumlarından sonra başlayan tartışma sonrası yaşandı. Kahraman Türkiye'de laikliğin din düşmanlığı olarak algılandığını ve anayasada bir tanım olmadığı için dindarlara dönük pratikler yaşandığını söylemesiyle yaşandı. CHP başta olmak üzere sözler bağlamından çıkartılarak Türkiye'nin laiklikle ilgili bir sorunu varmış görüntüsü yaratılmak istendi. Son sözü ise yine Sayın Erdoğan söyledi. İşte o sözler…

"Laiklikle ilgili düşüncemizin ne olduğu, kurucusu olduğum AK Parti'nin programında kayıtlı. Bu konudaki görüşümü Mısır'ın başkenti Kahire'de opera binasındaki konuşmamda anlatmıştım. Laikliğin, devletin tüm farklı inanç grupları için bir güvence olduğunu, bütün farklı inanç gruplarına eşit mesafede durması olduğunu söylemiştim. Hatta o zaman, şimdi hapiste olan Müslüman Kardeşler yetkilisi Muhammed Bedii, "Bu dediğiniz nasıl bir şey" diyerek şaşkınlığını dile getirmişti. Kendisine anlatmamın akabinde de, "Öyleyse ben de bunu tasvip ediyorum" demişti. Laikliği, din karşıtlığı gibi uygularsanız, elbette itirazlarla karşılaşırsınız. Oysa laiklik, devletin, tüm inançlara, ateistler dahil tüm gruplara eşit mesafede olması; tüm inanç gruplarının devletin güvencesi altında olmasıdır. Anayasa tüm dini grupların inançlarını güvence altına alıyorsa, özellikle İslam'a vurgu yapmaya ne diye ihtiyaç olsun? Ben bir Müslüman olarak inancımı istediğim gibi yaşayabiliyorsam mesele bitmiştir. Hıristiyan Hıristiyanlığını, Musevi Museviliğini, ateist ateistliğini yaşayabiliyorsa onun için de bitmiştir."

Avrupa ırkçılığa, Ortadoğu da radikal örgütlerinin hakimiyetine teslim olmuşken, bir Müslüman ülkede bu kalitede laik bir demokratik rejimin gelişiyor olması dünya için büyük bir şanstır. Bu Türkiye üç milyon Suriyeliye dünyanın takdir ettiği standartlarda kucağını açarken, hiçbir dini, ırksal ve mezhepsel ayırım gözetmiyor. Şu ana kadar mültecilere resmi 11 milyar, gayrı resmi 30 milyar dolar para harcandı. Ülkede ırkçı saldırılar veya Araplara dönük bir ötekileştirme yok. Suç oranları hiç yükselmedi. Sadece İstanbul'da 500 bin Suriyeli yaşıyor. Kilis gibi kentler nüfuslarından fazla mülteci almış durumdalar. Ve bu ülke aynı anda hep PKK, hem PYD, hem de DAEŞ saldırıları ile baş ediyor.

Türkiye sonuçlarını hesap etmeden doğru şeyleri yapıyor ve bunun mimarı Cumhurbaşkanı Erdoğan ve demokrat dindar geniş taban. Bu kişiyi yıpratmak ve saçmasapan iddialarla aşağılamak yerine, Avrupa ve dünya için bir şans görmek sadece doğrunun teslim edilmesi olur.

Olmazsa da Türkiye yolundan dönecek değil. Zaman her şeyin doğrusunu bize gösterecektir.
Yazarın Önceki YazılarıTüm Yazıları