USA SABAH 21 Kasım 2017 Salı
Markar Esayan
  • Haber giriş tarihi: 25 Nisan 2016 Pazartesi 11:19
  • Güncelleme saati: 18:00

ABD ve AB’nin Türkiye raporları tarihe kanıt olarak geçiyor

Bilindiği gibi adına "Çözüm Süreci" denen ve resmen 3 Ocak 2013 tarihinde bir adada hapis cezasını çeken örgüt liderini, örgütün kurucusu olduğu milliyetçi Kürtçü parti BDP'li (HDP) üç ismin ziyareti ile başlayan süreç, aslında 6-8 Ekim 2014 tarihindeki ayaklanmada fiilen bitmişti.

HDP Eşbaşkanı KCK'nın çağrısına uyarak sokağa çıkma çağrısı yaptı ve elliden fazla sivil 17 yaşındaki Kürt genci Yasin Börü gibi vahşice öldürüldü. Evinden çıkan sakallı Kürtler DAEŞ'li diye örgütün gençlik yapılanması olan YDGH tarafından linç edildi.

HUKUĞU PAS GEÇMEK

Ne olmuştu bu tarihe kadar bir hatırlayalım… Çünkü Çözüm Süreci'nde sorun gözükmüyordu. PKK'nın çekilmeyi durdurması dışında…

HDP, kendisini ittifak olarak gören laikçi medya (Aydın Doğan'ın Hürriyet gazetesi ve televizyonlarının amiralliğinde) ve Gülen medyasının desteği ile bölgede "Türkiye DAEŞ'e silah yardımı yapıyor" kampanyası başlatmıştı.

Bu kampanyaya en önemli katkıyı, Gülen'e biat etmiş polis, asker, savcı ve hakimlerin yasaların dışına çıkarak 19 Ocak 2014 Adana'da MİT TIR'larının durdurulması yaptı.

MİT TIR'ları daha önce (1 Ocak 2014'te) Hatay Kırıkhan'da durdurulmuş ancak, yeterli etkiyi sağlayamamıştı. Bunun üzerine 19 Ocak'ta Gülen'in adamları yeniden harekete geçti ve Gülen medyası da olayı canlı görüntülemek için oradaydı.

Olayın mahiyeti kısaca şöyleydi…

Şu an tutuklu olarak casusluktan yargılanan Gülen örgütü üyesi Adana Cumhuriyet Başsavcısı Süleyman Bağrıyanık, adli kolluk kuvveti talep ettiği Adana Emniyeti'nden silah ve mühimmat taşıdığı ihbarında bulunduğu TIR'ların durdurulmasını istedi. Adana Valisi Hüseyin Avni Coş'un devreye girmesiyle emniyet bu talimatı yerine getirmedi. (Çünkü Türkiye yasalarına göre böyle bir soruşturma ancak Başbakan'ın özel izniyle mümkün). Bu kez polisi devre dışı bırakan savcı Bağrıyanık, Adana Jandarma Alay Komutanı Kurmay Albay Özkan Çokay'dan araçların durdurularak aranmasını istedi.

Savcı Bağrıyanık'ın Çokay'ı talimatı yerine getirmemesi halinde Hatay'da TIR'a müdahale etmeyen askeri yetkililere uygulandığı gibi hakkında dava açacağını söylediği öğrenildi. 125 kişilik ekiple olay yerine gelen Jandarma ekibi, savcının talimatını uygulayarak arama yaptı. Vali Coş operasyon haberini alır almaz olay yerine ulaştı. Acil kodlu bir talimat yazısı çıkaran Coş, operasyonu yapan ekibe TIR'ların MİT'e ait olduğunu tebliğ ederek Jandarma ekibinden aramalara devam etmemesini istedi. Vali "bu TIR'lar MİT'e ait" demesine rağmen savcı, MİT'ten yazı istemeyi sürdürdü".

Bu arada, 125 kişilik jandarma ekibinin TIR'lara yaptığı baskının, Adana Valisi Hüseyin Avni Coş'a, Jandarma Genel Komutanı Org. Servet Yörük'e ve MİT Bölge Başkanı'na kasıtlı olarak haber verilmediği ortaya çıktı. Devletin üst düzey yöneticilerinden bile gizlenen baskının medyaya ait kameralarla yapılması ise maksadın ne olduğunu ortaya koyuyordu.

MİT tırlarının durdurulması olayının, yine Gülen savcı ve polislerinin bundan bir ay öncesinde, yani 17/25 Aralık 2013 tarihinde hükümete karşı yolsuzluk görüntüsü altında yargı üzerinden yaptıkları darbe girişiminin istenen sonucu vermemesi üzerine gerçekleştirildiği söylenebilir.

Herhalde Türkiye'yi, "Temiz eller" sürecinde buna benzer kripto yapılarla epey uğraşan İtalyan meslektaşlarımız anlar…

Çünkü ABD ve AB'den diğer ülkelerin raporlarından anlaşıldığı üzere, Türkiye'nin 2013 yılından beri nasıl bir canavarla uğraştığı pek anlaşılmamış veya anlaşılmak istenmemişe benziyor.

Sorun değil... Türkiye adil ve tarafsız eleştirilerden her zaman faydalanacak; ancak Gülen ve PKK örgütünü de ortadan kesinlikle kaldıracaktır. Üstelik, ülke son üç yılda o kadar değerli tecrübeler elde etti ki, demokrasisini sağlamlaştırma yolunda ABD ve AB gibi dost müttefikler yardımcı olmasalar bile bunu kendi başına yapacak güce ulaştı.

Yani, Türkiye, masum bir çevre hareketi olarak başlayan, ancak farklı dinamiklerin bir iç savaşa dönüştürmek için mobilize olduğu Gezi krizinden beri, karmaşık bir ittifakın yarattığı darbe türbülansından geçmekte.

Erdoğan ve AK Parti'den ölümüne nefret eden Beyaz Türkler, ordunun kışlasına çekilip, artık darbe yapmayacağının anlaşılmasıyla, ölümüne nefret ettikleri Gülen ve PKK ile ittifak kurdular.

Ülkede seçim yoluyla alt edilemeyeceği görülen (AK Parti'nin son araştırmalardaki oy oranı yüzde 55'e dayanmıştır. Erdoğan'ın desteğinin yüzde 60'lık bir potansiyeli vardır) hükümet ve liderinin sokak hareketleri ve yargı darbeleriyle indirilmesi planlanmıştı.

Laikçi Beyaz Türklerin parlamentodaki partisi CHP'ye 2011'in baharında Gülen örgütünün seks kasetiyle yaptığı bir müdahale olmuş, ulusalcı Deniz Baykal, yeteri kadar kullanışlı olmadığı için Kemal Kılıçdaroğlu ile değiştirilmiş, böylelikle CHP ulusalcı çizgisinden koparak Gülen ve HDP'ye yakın hale getirilmiştir.

Ancak ortada hala büyük bir engel vardı.

KÜRTLER, AZINLIKLAR VE AK PARTİ

Bu AK Parti'yi en büyük Kürt partisi yapan dindar Kürtlerin desteğiydi. Ve bu destek Çözüm Süreci ile gittikçe artıyordu. Çünkü Kürt sorununun ve PKK'nın ortaya çıkmasının asıl sorumlusu olan CHP zihniyetinin hakim olduğu eski vesayete karşı, Erdoğan ciddi bir cesaret gösteriyor, "Siyasi hayatıma mal olsa bile sonuna kadar gideceğim" dediği Çözüm Süreci'ni halktaki yüksek popülaritesini kullanarak başlatıyordu.

Devletin gittikçe demokratikleşmesi, ekonominin fakir halkı kapsayacak şekilde güçlenmesi, sosyal politikalar, Hıristiyan ve Musevi azınlıkların "laikçi" eski devletten kaynaklanan kayıplarının giderilmesi, laikçiler, Gülen ve PKK ittifakının arzu etmediği bir momentum yaratıyordu.

Örneğin şu anda Türkiye parlamentosunda, üç Ermeni, iki Süryani, bir Ezidi, bir Arap Ortodoks milletvekili var ve bu kişiler oldukça önemli pozisyonlarda. Türkiye'yi böyle değiştiren Erdoğan'ın reform kavgası oldu.

Siyaseten çok güçlü olan Erdoğan ve partisine (kötücül ama akıllıca) siyasi olmayan yerlerden saldırma stratejisi, önce 17/25 yolsuzluk susturucusu takılmış yargı darbesi sonra da MİT TIR'larının durdurulması ile oluşturuldu.

Bu çok akıllıcaydı. AK Parti seçmeninin yolsuzlukları affetmeyeceği biliniyordu. Eğer yeteri kadar hızlı davranılır ve Erdoğan'ın ailesi hapse atılsaydı, bu darbeyi seçmene anlatacak fırsatın olmayacağı, partinin bölüneceği, ardından da bir teknokrat hükümetin ülkede 2002 yılından beri yapılan reformların birkaç senede çökerteceği bir restorasyon döneminin başlayacağı planlanıyordu.

Şimdi bu darbe teşebbüsleri yargıda ve ortaya birçok inanılmaz bilgi çıkıyor. Mesela operasyonun tüm savcılık ve emniyet yetkililerinden gizlenerek yapılması ve sözde delil torbaları henüz açılmamışken davanın iddianamesinin hazır olması gibi…

Uydurma, montaj ve yasadışı dinlemelerin yapıldığı, birbirinden alakasız dört ayrı konunun aynı torbaya atıldığı17/25 Aralık yargı darbesi, Erdoğan'ın olağanüstü çabası sayesinde engellendi.

Bunun üzerine MİT Tırları hamlesi geldi.

Bu hamlenin iki amacı vardı. Birisi dış politikayı, diğeri de iç politikayı ilgilendiriyordu.

Türkiye'nin DAEŞ ve EL Kaide'ye silah vs. yardımı yaptığı kampanyası, Türkiye'nin Suriye'de oyun kurucu olmasını önleyecek büyük bir baskı yaratacaktı. Böylelikle, Türkiye'nin siyasi/askeri operasyon yeteneği kısıtlanacak, PKK'nın Suriye kolu olan PYD'nin burada Arap ve Türkmenlere dönük etnik temizlik yapması ve "laik" bir PKK devleti kurulmasının önü açılacaktı. Ve bu devlet 911 km'lik Türkiye'nin güney sınırını kapatacaktı.

İç siyaseti etkilemesi beklenen amacı ise, dindar Kürtleri Çözüm Süreci'nden koparacak bir panKürdizm rüzgarı yaratmaktı. Dindar Kürtler, İslami ilkeler gereği, milliyetçiliği geri plana atıyor, Müslümanların birliğinden yana duruyorlardı. PKK/HDP'nin Stalinist/ateist yapısı doğal bir engel teşkil ediyordu. Bu güçlü engeli kaldırmanın en kolay yolu, AK Parti'nin DAEŞ gibi vahşi bir örgüte yardım ettiğini iddia ederken, öte yandan da Pankürdizmi hortlatacak bir Kobani efsanesi yaratmaktı.

Bu iki amaç gerçekleştiğinde, zaten Türkiye'de de siyasi darbe tamamlanmış, "Hem Türkiye hem de Kuzey Suriye" kazanılmış olacaktı. Eş zamanlı olarak Goran gibi hareketler üzerinden Irak Kürdistanı'nda Barzani köşeye sıkıştırılmak isteniyordu.

Her ikisi de tam anlamıyla başarılı olamadı, ama çok zarar verdi. Bu devam etme cesareti veriyordu; çünkü yakın gelecekte önemli bir genel seçim vardı.

Gülen Cumhuriyet gazetesini ele geçirmişti.

7 Haziran 2015 seçimlerine bir hafta kala, bir oldubittiyle Cumhuriyet'in başına geçirilen Can Dündar, MİT tırları baskının yeni görüntülerini tekrar yayımladı. Amaç yine aynıydı. "Erdoğan DAEŞ'e yardım ediyor" kanısını canlandırmak ve seçimlerde Kürtleri HDP'ye yönlendirmek…

Bu görüntüleri Dündar'a Hürriyet'in eski Genel Yayın Yönetmeni ve yeni CHP İstanbul Milletvekili Enis Berberoğlu'nun verdiği iddia ediliyor. Berberoğlu hakkında savcılığın hazırladığı fezleke meclis başkanlığına gönderildi.

Evet, Türkiye kısa sürede bir Avrupa ülkesine yüzyıl yetecek büyük darbe denemeleri, kumpaslar ve kayıplar yaşadı.

Ve tüm bunların tam ortasında medyanın algı operasyonları vardı.

Dört yüze yakın asker polis şehit oldu.

Durakta otobüs bekleyen siviller PKK ve YPG tarafından canlı bombalarla öldürüldü.

Öte yandan yine onlarca sivil DAEŞ tarafından hedef seçildi. Güney sınırımızdaki Kilis'i DAEŞ her gün bombalıyor. Türkiye son karşı saldırında 400'e yakın DAEŞ'liyi öldürdü. Emniyet sürekli olarak DAEŞ, DHKP-C ve PKK'lı canlı bomba yakalamakta.

DAEŞ, Erdoğan'ı birkaç sene önce "mürted" yani öldürülmesi gereken İslam dışı kişi olarak ilan etti.

Türkiye DAEŞ'i koalisyondan önce terör örgütü ilan etmiş ve onu ilk kez bombalamış bir ülke.

Ve bu durumu ABD ve AB'li dostlarımız anlamıyorlar. Öyle mi?

İlerleme ve demokrasi raporlara göre öyle…

Ama bu dostlarımızın aklına saygısızlık olur.

Bence hiç de öyle değil. Ve bu durum ABD ve AB'nin bir süre sonra Türkiye karşısında başını eğmesine yol açacak.

Belki o zaman ilişkilerimizi daha saygın ve objektif bir zemine oturtabileceğiz.

Şimdilik yaşananları not etmekle kifayet ediyoruz.
Yazarın Önceki YazılarıTüm Yazıları