USA SABAH 18 Kasım 2017 Cumartesi
Hilal Kaplan
  • Haber giriş tarihi: 21 Kasım 2016 Pazartesi 13:47
  • Güncelleme saati: 13:47

ABD ile temiz bir sayfa mümkün mü?

Türkiye'de doğup büyümüş ve Amerika'da geçirdiği toplam zaman iki ayı bulmayan birisi olarak, nasıl oldu da ben Trump'ın ABD Başkanı olacağını öngörmüşken, Amerikan medyasının %90'ı, anket şirketlerinin nerdeyse hepsi ve sermaye piyasaları bunu öngöremeyip, hatta son bir hafta Clinton'ın zaferini de kesin veriymiş gibi ele aldılar?

Demokrasi, bazen en ummadığınız yerden acıtabiliyor. Üstelik hâlâ akıllanmıyorlar. Ne Cumhuriyetçi ne de Demokrat Parti tabanı sonuna kadar karşı oldukları, hiç politika tecrübesi olmayan, siyaseten doğrucu olmayan bir milyarderin nasıl olup da Başkan seçildiğini anlamlandırmaya çalışmıyor. Hatta biraz da tam da onlar için yanlış görünen sebeplerin, aslında halk için doğru sebepler olduğunu göremiyorlar.

Özellikle Demokrat Parti elitleri ve medyası, kendileri hariç herkesi suçlama yarışına girdiler bile. İsmi skandallarla anılan, Wall Street'in tüm ağır toplarının hatta dünya finans oligarşisinin nerdeyse tümünün desteklediği, Irak işgali'nden Bingazi fiyaskosuna ABD halkının tepkisini çekmiş pek çok hadisenin altında bizzat imzası bulunan birisini Başkan adayı olarak sunmalarını sorgulamıyorlar mesela.

Nasıl ki Türkiye'deki sol-liberal kesim, AK Parti seçmenlerine 'kıro' muamalesi yaparak son 15 yıldır Türkiye sosyolojisinin neden Başkan Erdoğan'a yöneldiğinin sebeplerini çözememiş ve hakaret etmek dışında hiçbir başarı elde edememişse, Trump karşıtları da aynı şekilde davranıyor. Trump destekçilerini "cahil, kırsal ve beyaz üstünlükçü" olarak görmek, hakaret içerikli sloganlarıyla yürüyüp halkın tercihlerini aşağılamak, nüfusun yarısını nefret ve korku ile ilişkilendirip kendilerini "Ben sevgiyi seçiyorum" diyerek yüceleştirmek ve ülkeyi bu şekilde 'kurtaracaklarını' muştulamak onlara yetiyor. Hâlbuki 2008'de Obama'ya oy veren kesimlerin bile Trump'a yöneldiğini analiz etmek biraz daha sofistike bir entelektüel çaba gerektiriyor.

İşin Türkiye'yi ilgilendiren pek çok boyutu da var elbette. Başbakan Yıldırım ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın yeni Başkan Trump'ı tebrik ederken, FETÖ lideri Gülen'in iadesini ilk mesele olarak teleffuz etmeleri tesadüf değil. Tüm Amerikan medyası, darbeyi püskürten Türk halkını değil de, tasfiye olan Gülencileri dert edinirken, Türk halkını ve 'iyi bir iş' başardığını söylediği Erdoğan'ı tebrik eden Trump'tan Türk halkının ilk beklentisi de Gülen'in iade edilmesi yönünde.

Şayet Trump'ın dış politika başdanışmanı Lt. Gen. Michael T. Flynn'in The Hill'de yayınlanan yazısında, Gülen'i "maskeli terör ve istikrarsızlığın kaynağı" olarak tanımlaması ve "Gülen'in büyük bağlantıları, uyuyan bir terör örgütü tanımına oldukça benzer nitelikler taşımakta. Türkiye'den bakınca, Washington, Türkiye'nin Usame bin Ladin'inine ev sahipliği yapıyor." bakış açısının Trump'ın politikalarına yansımasının, Obama dönemi oldukça yara almış olan ilişkilerin üzerindeki tüm tortuları yok eden bir etkisi olacaktır.

İkinci önemli gerilim kaynağı ise, ABD'nin Suriye'de YPG ile işbirliği içinde olmasıdır. Türkiye, DAEŞ mücadelede her açıdan var olmak isterken, ABD'nin NATO müttefiği olan bir ülkeyi hiçe sayarak, onun terör örgütü kabul ettiği bir örgütle askerî işbirliği yapıyor olması tercihidir.

Başkan Trump, Obama yönetiminden miras bu irrasyonel politikayı gözden geçirecek mi, zaman gösterecek. Ancak Trump'ın "DAEŞ'in kurucusu (founder of ISIS)" dediği Obama'dan farklı hareket edeceği, terörden canı yanmış tüm Türklerin isteğidir.

Son olarak, Trump'ın Obama döneminin Ortadoğu'daki en büyük hatası olan, "İran yayılmacılığına imkan verme", politikasına son vermesi bekleniyor. Nükleer anlaşmayla başlayan süreçte İran, Bağdat, Beyrut, San'a ve Şam olmak üzere dört Arap başkentini hegemonize eder konuma geldi. Buna rağmen, diğer Müslüman ülkelere karşı saldırganlığında da hiçbir azalma görülmedi.

Türkiye, özellikle bu meselelerde Trump yönetimini yakından takip ediyor olacak.

Yazarın Önceki YazılarıTüm Yazıları