USA SABAH 19 Kasım 2017 Pazar
Baha Erbaş
  • Haber giriş tarihi: 23 Haziran 2014 Pazartesi 23:14
  • Güncelleme saati: 23:14

Jeopolitik dengeye dair

Dünya tarihi son 3-4 yıldır olanları, gelecekte kendi varlık sahası içinde geleceğin dizaynı ve yeni güçler dengesinin oluşturulması için yapılmış önemli bir başlangıç olarak yazacaktır. Önce Arap Baharı belki de Osmanlı Devleti'nin tarih sahnesinden tasfiyesinden sonra Ortadoğu'daki en büyük ikinci kırıcı dalgayı yarattı. Suriye'deki iç savaşta Rusya'nın taviz vermez tutumunun ardından bir de Ukrayna'daki mevcut durum daha geniş ölçekli bir küresel krizin başlangıcının işaretlerini iyice belli etti. Hepsinden önemlisi, gelecek birkaç on yıl Çin'in uluslararası düzen içindeki yerinin nasıl ve ne şekilde tayin edileceği, küresel dengeler içinde nasıl bir varlık ve sorunsal üreteceği ile çok daha fazla ilgili olacak.

9 Kasım 1989'da Berlin Duvarı'nın yıkılması, hemen ardından Varşova Paktı ve Sovyetler Birliği'nin dağılması Soğuk Savaş Düzeni'ni tarih sahnesinden tasfiye etti.

Berlin Duvarı yıkıldıktan hemen sonra bazı gözlemci ve analistler 'Küresel Güvenlik ve İstikrar' adına geleceğin daha dengeli ve sakin olacağını savundular. Fakat buna karşın Batı Dünyası'nda "Tarihin Sonu", "Medeniyetler Çatışması" gibi farklı ufuklara bakan tezler de yankı buldu.

Geride bıraktığımız 25 yıl (1989-2014) Soğuk Savaş Dönemi'nin güvenli olmayan ama daha öngörülebilir ve istikrarlı bir yapı olduğunu ortaya koydu. Eskiden fütüristler vardı. Dünyanın geleceğine dair öngörülerde bulunurlardı. Artık bu işin çok daha zor olması Soğuk Savaş'ta güçler arasındaki ilişkilerin ve güvenlik hatlarının geçtiğimiz 25 yıla nazaran daha kesine yakın bir formatta işlemesindendi. Fakat bugün küresel düzende çok düzlemli-boyutlu ilişkiler daha fazla ve etkin parametrelerle çalışır oldu. Bu ise iç ve dış politikada etki-tepki ve çıkar mekanizmalarının çok karmaşık bir hal almasını beraberinde getirdi. Birçok şey öngörülebilir olmaktan ziyade daha karmaşık bir denkleme dönüştü.

Irak, Bosna, Somali, Kosova, Afganistan savaş ve krizleri,11 Eylül terör olayları ve Batı'da artan İslam karşıtlığı, dünyanın birçok bölgesinde etnik ve din temelli çatışmaların her geçen gün artarak devam ediyor olması geride bıraktığımız 25 yılın, olumlu öngörüleri doğrulamadığını gösterdi. Bugün Afrika'da 21 ülkenin bölünme tehlikesi içerisinde olması ve birçoğunun sıcak çatışma içerisinde bulunması dünyanın daha istikrarlı bir sistemden ve sürdürülebilir bir barıştan hala uzak olduğunu göstermektedir.

Sovyet- Amerikan Büyük Güçler Dengesi'ne dayalı sistem çözüldükten hemen sonra Amerika'nın Birinci Körfez Savaşı ile başlayan sıcak çatışmalar süreci, Amerikan hegemonyasında bir "Tek Kutuplu Dünya"dan söz ettirdi. Ama 2000'lerin ortalarından itibaren Çin, Hindistan, Rusya, Brezilya, Türkiye gibi yükselen güçlerin küresel sisteme artan etkileri ile beraber "Çok Kutuplu Dünya" düzeninin, güçler arasındaki dengeyi ve dolayısıyla geleceği yöneteceği söylendi. Ama istikrarlı ve daha güvenli bir küresel düzen henüz oluşturulamadı. Geçmişte büyük güçler arasındaki denge bugün yerine dengesizliğe bıraktı ve sonunda içinde bulunduğumuz kaotik küresel süreç için acaba "Dengesizliklerin Dengesi mi? " denmeye başlandı.

Yarım asır dünyanın güvenliğine paktlar üstü konumu ile yön verebilmiş olan "Güvenlik Konseyi", en yetkin ağızlardan da ifade edildiği gibi Soğuk Savaş'ın dengeleri içinde ve o günün şartlarına intibak eder şekilde dizayn edildiği için ve geçtiğimiz 25 yılda gerekli yapısal değişiklikleri gerçekleştiremediği için bugün arzu edildiği ölçüde bir küresel fonksiyon üstlenemiyor. Güvenlik Konseyi'nin yapısal sorunlarını aşamaması, uluslararası kriz ve çatışmalara erken ve etkin müdahil olmayışı ise çatışmaları ve meşruiyet zeminlerini daha az sorgulanır ve müdahale edilebilir duruma itiyor. "Haydut Devlet" kavramı ise işte burada doğuyor.

Soğuk Savaş döneminde dünyanın büyük bir bölümü 2 karşıt bloğun güvenlik şemsiyesi altında idi ve tarafların manevra alanları kesine yakın idi. Fakat Varşova Paktı'nın dağılması 'Büyük Güçler' arasındaki küresel dengeyi bozdu. Her şeyden önce paylaşıma tekabül eden 'Demir Perde' ortadan kalktı. Bu durum Batı Bloku için NATO'nun kuruluşundaki varoluş nedenini yani ana tehdidi ortadan kaldırdı. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra kurulan denge tasfiye olmuş, Komünizm çökmüştü. NATO hangi güce ve tehdide karşı Atlantik İttifakı'nı savunuyor ya da hangi tehlikeden koruyor sorusunun cevabı ortadan kalkmıştı. Tehdit algılamasının ortadan kalkması Batı için yeni bir tehdit algılamasını ve güvenlik konseptini gerekli kıldı. "Medeniyetler Çatışması Tezi" ise bu noktaya ışık tutuyordu. Çünkü tez, geleceğin dünyasında Batı Medeniyeti'nin karşısında, İslam Medeniyeti başta olmak üzere tehditlerin artan varlığından bahsediyordu. Bu ise yeni dönemde Batı adına bazı zihinlerdeki tehdit algılamasına tekabül ediyordu ya da etmeliydi.

Eğer "Medeniyetler Catışması Tezi" bir mütebahhirin kaleminden dökülen salt öngörüler idi ise yeni Küresel Düzeni de Huntington'ın ufku ile çizmek lazım idi. Yok eğer bu bir tez değil, bazı güç odaklarının tasavvurunu ettiği geleceğin, bir ön senaryosu idi ise Batı'da artan İslam karşıtlığı elzemdi.

bahaerbas@fas.harvard.edu

Yazarın Önceki YazılarıTüm Yazıları