USA SABAH 18 Kasım 2017 Cumartesi
Baha Erbaş
  • Haber giriş tarihi: 03 Nisan 2012 Salı 14:45
  • Güncelleme saati: 14:45

Küresel güvenlik ve nükleer sorun

G. Kore'nin başkenti Seul'da yapılan ve 53 ülkeden devlet ve hükümet başkanlarının katıldığı 2. Nükleer Güvenlik Zirvesi birkaç gün evvel sona erdi. Malum ilk zirve 2010 yılında Washington'da yapılmıştı. K.Kore'nin uzun menzilli füzelerle ilgili bazı gelişmeleri dünya kamuoyuna yansıttığı, İran ile Batı arasındaki 'nükleer kriz'in bazı yaptırımlarla yol aldığı, Suriye üzerinde büyük güçler arasındaki uluslararası konsensüsün henüz sağlanamamış olması ve bunun yarattığı kriz ortamı zirvenin saklı ajandasının ister istemez sıcak konularla örülü olmasını beraberinde getirdi. Zirvede tartışılıp konuşulan 'nükleer güvenliğin temel unsurları, zirve sonunda yayımlanan deklarasyona "savunmasız olan nükleer malzemelerin güvence altına alınması, nükleer yayılmanın engellenmesi, nükleer enerjinin sadece barışçıl ve insani hedefler için kullanılması, nükleer silahsızlanma konusunda büyük güçlerin çaba harcaması" olarak yansıdı. Şüphesiz bu zirvede de 2 yıl evvel Washington'da yapılan zirvede olduğu gibi ana tema, nükleer silahların ve bizatihi nükleer teknolojinin ve know-how unsurunun kontrolsüz yasadışı güçlerin-terörist grupların eline geçmesinin uluslararası güvenlikte yaratabileceği olağanüstü durum ve muhtemel anarşi ortamı üzerine idi.

Dünyada hali hazırda nükleer silah üretebilen fakat Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması (NPT-Treaty on the Non-Proliferation of Nuclear Weapons)'ı imzalamayan bazı ülkelerin bulunuyor olması, bu ülkelerin nükleer faaliyetlerinin açık ve şeffaf bir şekilde kontrol altında tutulamaması, bu vesile ile know-how'ın başta terörist odaklar olmak üzere, yasadışı güçlerin eline geçmesi ihtimalinin uluslararası güvenliğe muhtemel hayati etkileri gibi güvenlik merkezli konularda ise uluslararası toplum ve kurumlar maalesef hala istenilen düzeyde etkinlik gösteremiyor.

CSIS (Centre for Strategic and International Studies)'den Sharon Squassoni'un çalışmalarında belirttiğine göre, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu 2000-2010 arası dönemde her yıl ortalama 200-250 civarında radyoaktif madde ve nükleer materyal kaçakçılığı tespit etmiş dahası 1990-2000'i kapsayan 10 yıllık döneme nazaran 2000-2010 arasındaki dönemde nükleer madde kaçakçılığı 2 kat artmış.

Öte yandan bugün dünyada ispatlanmış plütonyum ve zenginleştirilmiş uranyum rezervlerinin 120.000 nükleer başlık üretmeye yetebileceği, yasadışı güçlerin bazı ülkelerle para karşılığı yaptıkları anlaşma ve işbirliği ile bu kaynaklara ulaşmalarının mümkün ve kolay olması da ayrıca endişe konusu. Foreign Policy Dergisi'nin son sayında özel bir bölüm ayırdığı Savaşın Geleceği (The Future of War) başlıklı araştırmada ifade edildiğine göre dünyanın en büyük 2 nükleer gücünden Rusya'nın 8.000 adet, ABD'nin ise 5.113 adet nükleer başlığı bulunuyor.

(Bu rakamlar dikkate alınınca 120.000 nükleer başlığın bütün dünyayı yerle bir etmeye fazlası ile yetebileceği anlaşılabilir.)(1)

ABD ve Rusya arasında 1982'de Başkan Reagan döneminde başlatılan fakat uzun yıllar müzakere edilip ancak 1991'de imzalanabilen ve her iki büyük gücünde nükleer silahlar konusundaki şeffaflığını ve karşılıklı silah indirimini temin eden Nükleer Silahların İndirilmesi Anlaşması (START-1) ikinci defa Nisan 2010'da ABD ve Rusya arasında Prag'da imzalanmıştı. (START-2)

Fakat konuyu hala muğlâk kılan unsur her iki büyük gücünde elinde bulunan nükleer silahların ne kadarının 'taktik nükleer başlık' ne kadarının da 'stratejik nükleer başlık' olduğunun henüz hiçbir kaynak tarafından bilinmiyor olması. Özellikle Rusya bu konuda daha çekimser kalmaya devam ediyor. ABD, 'taktik nükleer başlıklar' üzerine de konuşulabileceğini, bu konudaki olası ilerlemenin Rusya'nın tutumuna bağlı olduğunu ifade ediyor. Geçmişte bazı yarı-resmi kaynaklar NATO'nun Soğuk Savaş döneminden bugüne kadar Almanya, İtalya, Belçika, Türkiye gibi stratejik mevzilerde 150-250 arasında 'taktik nükleer başlık' bulundurduğunu ifade etmişti. Hatta geçen yıl Almanya'da koalisyon ortağı parti bu silahların Almanya'dan geri çekilmesinin şart olduğu tartışmasına girmiş ve NATO Genel Sekreterliği'ne bu konudaki talebini iletmişti.

Geçtiğimiz yıl yapılan NATO Dışişleri Bakanları Toplantısı'nda Hillary Clinton "Nükleer silahlar var olduğu müddetçe NATO nükleer bir ittifak olarak var olmaya devam edecektir" diyerek bu konuyu ABD'nin bakışını açıkladı. Bu konuda Türkiye'nin tavrı pek net değil. Fakat mutlaka vereceği kararı, etrafındaki güçlerin ellerinde bugün var olan ve gelecekte muhtemelen var olacak olan nükleer silah potansiyellerini dikkate alarak ve geçmişte NATO'nun caydırıcılığının tamamen elindeki nükleer silahların temeli üstüne inşa edildiğini düşünerek vereceğini umuyoruz, tıpkı 'Füze Kalkanı' meselesinde olduğu gibi. Türkiye'nin, etrafında geçen her gün değişen dengeleri de göz önünde bulundurarak 'caydırıcılık kapasitesini kendi inisiyatifi altına alıp daimi sürdürmesi arzulanır. Zira yarının kimi dost kimi düşman kılacağı malumumuz değildir.

Soğuk Savaş dönemi boyunca Sovyet-Amerikan büyük güçler dengesi üzerine kurulu olan sistem tasfiye oldu. Bunun neticesi olarak 1990'ların başında askeri ve savunma harcamalarında hafif bir düşüş seyretse de bu eğilim kalıcı olamadı. Soğuk Savaş'ta ulusal güvenlik, askeri harcamalar ve savunma gücü ile eşdeğer tutulurken Sovyetler Birliği'nin ekonomik olarak iflası güvenlik stratejilerine karşı geleneksel okulun farklılaşmasını beraberinde getirdi. Küreselleşmenin erdiği nihai safhanın ve askeri ekonomi politiğin dönüşümü ile savunma-askeri unsurun merkezde olduğu ülke güvenliği, değişen jeopolitik şart ve ortamları, ekonomik, sınai-teknolojik gücü ve kapasiteyi ve hatta eğitimli insan ve nüfus unsurlarını daha da fazla dikkate alınır hale getirdi. Böylelikle güvenlik kavramı ve bu kavramın içini dolduran parametreler değişti, değişiyor.

Belirsizliğin hakim olduğu ortam, ulusal güvenliğin daha geniş, bölgesel ve hatta kıtasal ölçekte ele alınıp daha global değerlendirilmesinin önünü açtı. Dünyanın birçok bölgesindeki sıcak çatışma ve iç savaşların geçtiğimiz 20 yılda aşırı bir hızla artması ve bu çatışmaların sadece kendi ülkelerinin sınırları içindeki insanları değil çok daha uzak mesafelerdeki güvenlik unsur ve parametrelerini etkileyebilir hala gelmesi bu ortamın sonucu olarak doğdu. Bugün Afrika'da 21 devletin bölünme tehlikesi ile karşı karşıya olması değişen bu dengenin sonucudur. Eski sistemin mecburi tasfiyesi ile beraber büyük güçler arasındaki rekabetin yerini bölgesel çatışmalar ve istikrarsızlıklar aldı. Geçmişte, politik literatürde hiç karşılaşmadığımız 'Bölgesel Güç' kavramı ise bu dönemin temel bir gereği olarak doğdu. Hindistan, Brezilya, Türkiye gibi yeni 'Bölgesel Güçler' bu ortamda ve bu çatışmalar karşısındaki sahip oldukları mukayeseli üstünlükler, ekonomik cazibeleri, istikrarı ve güveni temsil eden yapıları ve kendi hinterlantlarında cari olan yumuşak güçlerinin bölgesel ve küresel barışa sunabileceği olası katkılar ile doğdu, gelişiyor.

baha.erbas@usasabah.com


Yazarın Önceki YazılarıTüm Yazıları