USA SABAH 18 Kasım 2017 Cumartesi
RÖPORTAJLAR
Bestelediği eser Grammy adayı olan Mehmet Ali Sanlıkol: Mehter, Türk müziğine bakışımı değiştirdi

Bestelediği eser Grammy adayı olan Mehmet Ali Sanlıkol: Mehter, Türk müziğine bakışımı değiştirdi

Aslıhan BAŞGÜL ERGÜN - BOSTON

Türk besteci Mehmet Ali Sanlıkol'un 'Vecd' isimli eserinin de içinde yer aldığı Dreams and Prayers albümü Grammy Ödülleri'nde finale kaldı. Sanlıkol'la Grammy adaylığı'nı, Osmanlı merasim müziği dediği mehteri ve çalışmalarını konuştuk.

***
Sizi Grammy adaylığına götüren 'Dreams and Prayers' albümünden bahseder misiniz biraz? A Far Cry grubuyla yollarınız nasıl kesişti?

A Far Cry, New England konservatuarı bazlı bir topluluk, benim de master ve doktora derecelerim oradan, senelerdir orada konserler yapıyorum, zaten ben onları biliyordum onlar da beni biliyordu. Sonra topluluk, Dünya Kültür Sanat Vakfı'nın benimle beraber kurucusu olan, benim de eski hocam ve şimdi meslektaşım olan Robert Laberee'ye danışıyor; 'Dreams and Prayers' diye bir proje yaptıklarını, Yahudiliği ve Hıristiyanlığı temsilen Beethoven, Hildegard, Osvaldo Golijov'dan eserler çalacaklarını, İslam'la ilgili bir beste arayışında olduklarını dile getiriyorlar, Robert da beni öneriyor. Bana bu teklifle geldiklerinde, aklıma ilk tasavvufun geldiğini söyleyince bu fikri çok beğendiler. Ardından kafamda "Vecd" in konseptini oluşturdum.

Vecd'in özel bir hikayesi var mı?

Hikayesi şöyle: Vecd'in altyapısını oluşturan iki önemli saç ayağı var. Birincisi zikir, ikincisi sema. Zikir genelde daha uzun ritimlerle başlar, ağır ağır hızlanır ve daralır. Bunların üzerinde de hafız vardır, kasidesini okur. Böyle katmanlı birşey. Benim modern kafamdaki konsept buydu. Tabii bir de sema ve Mevlevi ayini. Orada da dört selam var, her selamın farklı usuller meselesi ve onların da hızlanması, sonunda durulmaları var. Ayinde, kaside ve impovizasyon yerine beste var. Bunları düşünerek besteyi oluşturdum, geniş başlıyor, onların üzerine mevlevi ayininde olduğu gibi ağır ağır melodiler ve ezgiler oturmaya baslıyor ve usul git gide hızlanarak daralıyor. Zaten ayinlerde de arzu edilen nokta vecde ulaşmak değil midir? Bunları bilen biri için kendini açık eden bir konsepti var parçanın.

Peki Grammy adaylığı sizin için ne ifade ediyor?

Bu albümde Dünya premier'i yapılan tek eserin Vecd olması benim açımdan çok önemli. Diğer yandan,14 yaşımdan beri hayalini kurduğum; saygı gören bir besteci olma yolunda çok önemli bir adım. En azından o potansiyeli ihtiva ediyor.

BURSA'DAN BOSTON'A UZANAN BİR HİKAYE

14 yaşındayken kurduğunuz hayalden bahsettiniz, peki müziğe başlama hikayeniz?

Annem Fethiye Sanlıkol, piyano hocası, dolayısıyla oradan gelen bir miras diyeyim. Beni bu işe ilk başta o teşvik etmiş oldu ancak, ilk başlarda çalıyorken annem piyano hocası diye çalıyordum, öyle bir tutkum yoktu henüz, ta ki onüç yaşıma kadar. Müziği önemsemeye asıl Progressive Rock, Deep Purple'lar, Led Zepplin'lerle başladım. Sonra bu müziğin içindeki klasik müzik etkilerini anlayayım derken Mozart'lar Beethoven'ları daha iyi anlamaya başladım. On dört, on beş yaşlarımda bir grup kurduk. o yıllarda Bursa'da enteresan bir Rock müzik hareketi vardı. Şebnem Ferah yan sınıfımdaydı, ilk konserlerimizi birlikte verdik, o sonra önemli bir rockçı oldu. Benim içimdeyse farklı bir arayış vardı, ondört yaşıma geldiğimde besteci olmak istiyordum. Rock grubum vardı ama en büyük hayalim senfoni yazmaktı. Onaltı yaşımdaydım caz dinlemeye başladım, onyedi yaşında İstanbul'a gittim, Aydın Esen'le bir sene Klasik Batı müziği, kompozisyon, caz çalıştım. O döneme kadar kendi imkanlarımla müzikle uğraşmaya çalışıyordum, o yıllarda Bursa'da imkanlar çok kısıtlıydı. O yüzden, Aydın abi benim hayatımı değiştiren adamdır. Ardından onsekiz yaşında da Boston'a geldim.

O imkansızlıklardan sonra yepyeni bir dünyaya..


Ben lisede kötü bir talebeydim, annemlere yazık, onları çok üzdüm çünkü aklım fikrim müzikteydi, hiç böyle biyoloji, kimya, o taraklarda bezim yoktu. Babam yazık, "bak oğlum altını çizerek çalışacaksın" diye diye dilinde tüy bitmişti. Bunu anlatmamın sebebi, buraya geldikten sonrasında birden hayatımın değişmiş olması. Yaşım ufak olmasına rağmen bir anda Berklee'nin en çalışkan, en üretken, en parlak adamlarından biri oldum. Çünkü istediğim işi yapıyordum.

Berklee'de hangi bölüme girdiniz?

Caz Kompozisyon bölümüne girdim, içine film müziğini de ekleyerek çift diplomayla mezun oldum, O zamanlar o açlıkla başka şey düşünemiyordum, sabahlara kadar uyumadan nota yazıyordum. Hayatım böyle değişti. Ondan sonra hep akademik alanda yükseldim. Yani insanların içlerindeki o kıvılcımı yakalaması, bilmesi, onun peşine düşmesi mühim bir şey, herkese kısmet olmuyor.

Peki Türk müziğine olan ilginiz nasıl uyandı?

Tabii, o da ikinci büyük değişim. Benim Türkiye ve Türk müziğiyle hiç mi hiç alakam yoktu, kaçar gibi geldim buraya. Zaten orada üzerimde müziği hobi olarak yapmamla ilgili bir baskı vardı. Düşünün yani annem piyano öğretmeni yine de böyle bir şey vardı. Velhasıl kaçarak geldiğim Türk müziğine karşı oryantalist bir duruşum vardı, yıllarca da devam etti. Ama içimde bir yerlerde de varmış esasında, çünkü AudioFact topluluğuyla yaptığım albümlerde bile içinde Türk ezgileri olan örnekler var.

Ama asıl değişim, 2000 yılının başında oldu. Risk diye bir oyun var, dünyayı fethetme oyunu, çok severim. İki üç arkadaş kurduk masaya, kırmızı ordular, yeşil ordular, oynuyoruz. Bu arada arkadaş muziplik olsun diye mehter çalmaya başladı, biz tabii tiye alıyoruz. Beş altı saat boyunca fonda hep mehter dinledik, yani oyuna konsantre olduk ama müzisyeniz tabii kulaklar da kapanmıyor, bir süre sonra o ön yargılar devreden çıkmış oldu, ben oyuna teksif olmuşum ama bir yandan da dinlediğim için iki parça dikkatimi çekti, onlardan birisi Genç Osman'dı, diğeri Estergon Kalesi. İkisinde de makamsal uçuk bir şey var, bir cazcı bakış açısına ilginç geliyor, "Allah Allah müziğin böyle bir fonksiyonu olabileceğini düşünmemiştim" dedirten bir şey. Genç Osman'daki karar perdesi dedikleri perdeyi anlayamamak benim gibi donanımlı bir adamı bile hayretlere düşürüyor.

Ama benim hayatım öyle değişti, ne uçuk. O zamanlarda bendeki havaları düşünün bir, masterım bitmek üzere, doktoraya kabul edilmişim, İstanbul Caz Festivalinde o tarihe kadar iki kez çıkmışım, Boston'da da hakeza, yaşım yirmibeş, biraz toyluk da var anlayacağınız. Bir yandan oynuyor, bir yandan gülüyorken, bir kaç saat sonra, benim o ideolojik, o oryantalist algım devreden çıkmış. Hiç unutmuyorum, akşam yattım yatağa kafamda Genç Osman çalıyor, davullar, zurnalar ve çözemiyorum bir türlü. Ertesi gün özel dersim vardı okulda John Abercrombie diye bir caz, gitar efsanesiyle, Genç Osman'ın karar perdesi neresi diye tartıştık, bizim ders bu oldu. Bu bana çok garip geldi, bir anda o pala bıyıklar, garip kıyafetler gitti, müziğin güzelliğini kavradım. Tabii yine o bıyıklı, kostümlü adamların sayesinde duyabiliyoruz müziği, yine de iyi ki varlar. Fakat Amerika'da, Avrupa'da Early Music konsepti var. Keşke biz de mehteri böyle ele alabilsek. Yani birileri turistik icrasını yapabilir, yapsın ama birileri de buna bir konser salonu mantığıyla yaklaşsa. 'Çalıcı Mehterler' kitabımda da yazmıştım bu fikri.

İMAM HATİPLERDE MAKAM DERSİ VERİLMELİ



Bu kılık kıyafetin müziği perdelemesinin sebebini neye bağlıyorsunuz? Bu filtreler neden var bizde? Ortadan kalkmasının bize faydası ne olabilir?


Oryantalizm... Kimliksel barışmak bizde çok zor olacak, sadece bizde değil, bizim coğrafyamızda.
Esasında kimliğimizle barışmamızın sadece bizim değil, Rumların, Yunanlıların onların bunların, hepimizin barışmasının tek yolu aramızdaki diyalogları netleştirip açmak. Geçmişimizle barışma polemiklerinde şimdi Osmanlı'yı çokça zikrediyoruz ama Osmanlı'yı nasıl görüyoruz? 80-90 senelik Cumhuriyet tarihinin bile her 10-20 senesi kendi içinde bambaşka, biz altıyüz seneyi alıp bir kelimenin altında konuşuyoruz. Onu da çok bölerek yapıyoruz. Mesela Köçekleri konuşuyor muyuz? Esasen 1940'lı yıllara kadar, duruşu daha liberal olan bir adam bile Bektaşilik diye bir şeyin içinde, o batında kendine bir yer buluyordu ki o da bir İslam müessesesi sonuçta, ama o da artık bitti. Bir daralma var ve bu bahsettiğim oryantalizmler, yabancılaşmalar biraz da bundan ileri geliyor. Hepsi kimliksel dertler. Seküler kimlikle çok ciddi anlamda kendine yabancılaşmayı yaşayan insanlar var, işte ben onlardan biriydim. Bende o Mehterle kırıldı. Hiç unutmuyorum, kendime bir söz verdim, Türkiye'deydim, buraya geri dönecektim dedim ki, 15-20 senedir caz ve klasik Batı müziği çalışıyorum, Türk müziğini de öğrenmek için ne gerekiyorsa yapacağım dedim. O demek ki hayırlı bir sözmüş, yukarıdan müdahele edildi, geldim doktoraya, derse girdim, on iki kişilik bir seminer, kendimizi tanıtıyoruz, karşımda ince uzun bir masada bir bayan var, ona geldi sıra, kalktı dedi ki ben İTÜ Türk Müziği Konservatuarı'ndan değişim öğrencisi olarak geldim. Allah gönderdi yani, ondan sonra Nilgün Doğrusöz Hanım'la biz başladık haftada iki gün çalışmaya. Şimdi kendisi İTÜ'de konservatuarda Müzik Teorisi bölüm başkanı. O yıllarda da çalışırken gecemi gündüzüme katmıştım, yine bir açlık varmış demek, başladım, cd'ler, albümler ne bulursam toplamaya. Allah'tan o yıllarda Kalan Müzik'in arşivi de sağlamdı, hafızları keşfettim. Hafızlar bende çok uçuk bir tesir yarattı.

Geçmişle barışmak diyorduk ya madem Osmanlıca'yı İmam Hatip okullarına zorunlu yapıyorsunuz, o zaman neden makam dersleri zorunlu değil? Öncelikle Osmanlıca derslerinin her yerde seçmeli iken İmam Hatip okullarında zorunlu olmasını yadırgadığımı belirtmeliyim. Niçin bir lisan dersi dini meselelere ağırlık veren okulda mecburi oluyor? Bu mecburiyet ancak ve ancak bu lisanın, ve dolayısıyla kültürünün, muhafazakarlıkla iştigal edilmesine yol açar. Zaten biraz evvel değindiğim gibi İmam Hatip okullarında Osmanlıca'dan önce neden makam dersleri zorunlu değil? Bence olmalı. Mevlid'in de zaten son demlerini yaşıyoruz. Doğru dürüst mevlid okumayı bilen kalmadı. Bir defa mevlid bir Osmanlı geleneği. Türk İslam'ı diye birşey varsa eğer bunun tescilli geleneğidir bu mevlidler. Osmanlı padişahlarının Ayasafoya'da mevlid okumalarına katıldığını biliyoruz.

Az evvel mehterle ilgili kitabınızdan bahsettiniz bildiğim kadarıyla 1960'lardan sonra mehterle ilgili yapılan tek ciddi akademik çalışma sanırım...

Bu alanda Haydar Sanal ve Pars Tuğlacı'nın güzel calışmaları vardı. Başka bir şey yoktu. Dolayısıyla Haydar Sanal'ın çalışmasından sonra yapılmış en hatırı sayılır akademik çalışma bu. Kitapta mehteri etraflıca ele aldım. Aslında, Mehter askeri müzikten ziyade, Osmanlı merasim müziği. Adlarının ilk anılması gereken yer savaş bandosu olsa bile savaş müziği ifadesi biraz eksik.

Mehter aslında çok yüksek rütbeli hizmetçi demek. Mehter kavramı çok geniş, enderun mehteri, paşaya sadece kahve getiren mehter, vs. Bir de çalıcı mehterler var, onlar en meşhuru. Resmi mehterlerin dışında gayri resmi mehterler de var, mesela düğünlerde çalan adamlar da mehter. Muhtemelen mehterbaşı mehter büyütüleceği zaman zurnacıya ulaşıp onu da mehtere alabiliyor. Pratik olarak bakılıyor yani. Ayrıca mehterlerin çeşitli dini görevleri de var. Bir tören vesilesiyle at sırtında bulunması gereken Sultan'a saray dışında refakat etmek, yabancı elçilere konser vermek ve eğlendirmek, Sultan tarafindan terfi ettirilip onunlandırılan insanlara konser vermek, İstanbul'un yüksek kulelelerinden evlere çekilme vaktinin geldiğini duyurmak da mehterin görevleri arasında. Bugün mehter aslında çok basit bir noktaya indirgenmiş, dolayısıyla repertuar da daralmış, muhtemelen ya türkü ya kahramanlık türkülerinden oluşuyor. Ben albümde, normal mehterin çalmadığı eserleri de çaldırdım. Mahalli mehter takımları bu gibi eserleri genelde nota okumayı bilmediği için çalamıyor. Ben Berklee'de davulculardan bir ekip kurup öyle çaldırdım. Kitabın ardından mehterandan bir kaç arkadaş yazdı, "hocam ben Fahde-i Harbi'yi severek çalarım da insanlar beğenmiyor, illa 'gafil ne bilir' çalalım istiyorlar." Halbuki bunların bir çoğu 1912'de bestelenmiş marşlar. Adı üstünde marş, Fransızca bir kelime.

Peki sizin klasik mehterin yolundan gidip modern bir mehter yapma niyetiniz var mı?

Var var, kitapta zaten böyle bir bölüm var. O yıllarda yayınlanmış Mehteran-ı Hakani'ye ait notalarda bile eski repertuara yönelik bir kaç ipucu var. Sırf yeni mehtere ve tekniklerine dair bir iki sayfa yazdım. Bence mehter daha konser salonlarına yönelik bir girişim de olabilir niyetiyle yeni bir kaç eser yazdım ve de örnekledim. Turistik mehter toplulukları da yine varlıklarını sürdürsünler, sadece mehter mefhumunun oraya hapsedilmesini yanlış buluyorum.

Cemal Kafadar'dan Osmanlıca dersleri almışsınız, size ne gibi katkıları oldu?


Bir kere eski kaynaklara ulaşmada, Surnamelerin okunmasında mesela çok faydası oldu. Osmanlıca öğrenmemin kaynağın orjinaline ulaşma noktasında cok faydalı olduğuna inanıyorum.

Peki şu an gündemde olan Osmanlıca tartışmalarını nasıl görüyorsunuz?

Konu şu an mezar taşı okumaya hapsolmuş durumda. Aslında mezar taşlarını değme Osmanlıca bilen adam bile okuyamaz. O ayrı bir ustalık ister. Hele bir de tarih düşülmüşse okumak iyice zorlaşır. Faydalarını daha geniş bir bakış açısıyla değerlendirmeliyiz. Bir de Osmanlıca öğrenimiyle birlikte bir bilincin geliştirilmesi lazım. Osmanlıca öğrenen muhafazakar profilde bir adam gidip de Mehmet Birgivi'yi çalışacaksa dünya algısında bir genişleme olmaz, Hacı Bektaş-ı Veli'nin Menakibnamesi'ni okuduğunda bu olabilir. Farklı fikirlerle karşılaşmak bu bahsettiğimiz filtreleri aradan kaldırmayı sağlar. Tolerans da böyle gelişir. Böyle tezatların içerisinden daha geniş spektrumlu bir tavır belirir.
İstanbul'un tarihinde zaten bu geniş spektrum var. Hala da devam ediyor esasen. Çok merak ediyorum. İstanbul'lu kaç insan patrikhaneye merak edip gitmiş, ayin dinlemiştir.
Evet aslında dinlediğinizde makamsal bir fark yok gibi. Hatta gittiğim bir Ermeni kilisesindeki ilahiler bana sanki bir tekkedeymişim hissi vermişti neredeyse .
Aynen öyle. Makam denilen mefhum Ortadoğu'nun müzikal lisanıdır. Bunun diyalektleri, şiveleri var. İstanbul lisanını konuşan adamlar Rumdur, Türk'tür. Daha Kuzeydoğu'da Ermeni, Gürcü şiveleri vardır. Güneyde Lübnan, Mısır şivesi var. Balkan şivesi var. Böyle bir şey.

Dünya Kültür Sanat Vakfı ve Müzik Topluluğu nasıl kuruldu?

2004'de doktorayı bitirirken artık Türk müziği çalışmalarım olgunlaşmaya baslamıştı. Bu sıralarda eşimle de yeni tanışmıştık, NPR'da eski bir sınıf arkadaşımı duyduğumda ben niye yapamıyorum diye hayıflanıp, eşime sence biz her ay bir üniversitede bir konser yapamaz mıyız dedim. O da tabii ki yaparız dedi. Böylece Dünya'nın temellerini atmış olduk. Tabii Robert Laberee'siz olmazdı. Buradaki Türk müziği hocamız, kendisi zaten Niyazi Sayın'ın, İhsan Özgen'in öğrencisi ve muazzam bir rönesans adamı. Velhasıl Dünya'nın üç kurucu üyesi böyle. Eşim Serap olmasa Dünya bugünkü halinde olmazdı. Organizasyon noktasında bize çok yardımcı oldu.

Neler yapıyorsunuz Dünya çatısı altında?

Erkan Oğur, Birol Yayla, Şenol Filiz, Brenna MacCrimmon gibi isimleri getirdik tabii geldiklerinde workshoplar da yapıyoruz ve albümlerde yer alıyorlar. Şimdi bir de Dünya'yı anlatan bir film yaptık. Böyle böyle 10 yaşına bastı Dünya. 9 albüm, 1 dvd çıkardık, 1 tane de film yaptık. 100'ü aşkın konseri kendimiz organize ettik. Aldığımız davetleri sayamıyorum bile. Bütün çabalarımız kendi kendimize, İstanbul Kültür Başkenti projesi hariç bir tane projemizde de devlet desteği almadık.


CARNEGIE HALL'DA SAHNE ALACAK

Çok önemli işler sahiden… Bunlar dışında başka çalışmalarınız var mı?

Gelen başka beste sparişleri var. Çok büyük bir beste siparişi aldım, ilk size söylüyorum. 1 Nisan'da Carnegie Hall'da premieri yapılacak bir orkestra için, solist ve udi olarak yer alacağım. Kendim de bunun devamını getirebileceğim bir proje düşünüyorum. Şu anda Mehmet Ali Sanlıkol ile 'What's Next' beraber anılır oldu. 'What's Next' sanki grubun adı gibi oldu yani. Bunların yanında yoğun bir öğretim hayatı var ve bir de bir opera projem var.

Türk müziğinin karakteristik özelliklerinden hangisi sizi bu kadar etkiledi?

Klasik Türk müziğinde makamın o mertebedeki icrasında komalı ses dediğimiz duyumlar ve oradaki sanatkarane icralara inanamıyorum, hayran kalıyorum. Ud mesela, perdesi yok ama nasıl oluyor da, parmaklarımız o mini minnacık sesleri, notaları bulup basıyor, o beni çok cezbediyor. Usuller desen onlar da öyle. Bunların getirdiği belirli jargonlar var. Bunun yanında hafızlık müessesesi, veya bağlamayı çalarken yapılan belli gırtlaklar. Yani, nasıl ki bir bluescu'nun blues söylerken belli nağmeleri vardır, bu da öyle. Bana sorarsanız hafizlar çok ruhlu okuyucular.

Çok teşekkür ederim bu güzel söyleşi için, tekrar tebrik ederim, umarım Grammy'den de müjdeli haberlerinizi alırız.

Ben teşekkür ederim, bu arada şunu da ekleyeyim, Grammy'de 'A Far Cry' projesi ön plana çıktı ama aslında ben 3 dalda Grammy'e aday adayıydım ve hatta Dreams and Prayers çok geç çıktığı için pek umutlu değildim. Esasında, daha çok güvendiğim 'Whatsnext' caz projesiydi. Bunun hakkında ciddi övgü dolu yazılar da çıktı basında. Mesela son olarak Amerika'nın 3 büyük caz magazinlerinden biri olan JAZZIZ'de albüme dair cok güzel bir yazı çıktı, ayrıca yılda 4 kez dağıttıkları CD'lerine de Whatsnext'i, yani albümün title track'ini koymuşlar. Daha da sevindirici haber ise, sene sonunda bir kez yaptıkları 'Critics' Choice 2014' listelemesinde top kritikleri olan Michael Fagien kendi Top 10 listesine Whatsnext'i de almış. Velhasıl, 3 alanda aday adayı oldum ama piyango Dreams and Prayers'a çıktı. Bu da büyük bir mutluluk benim için.


***

MEHMET ALİ SANLIKOL KİMDİR?

Dreams and Prayers albümüyle, A Far Cry yaylı orkestrasıyla beraber Grammy'e aday olan Mehmet Ali Sanlıkol, New England Konservatuarı'nda Caz Kompozisyon branşında doktora derecesini tamamladı. Şu anda Harvard üniversitesi'nde doktora sonrası araştırmalar yapmakta olan Sanlıkol, bir yandan da Emerson ve Holy Cross üniversitelerinde öğretim üyesi olarak eğitim veriyor. Dünyanın çeşitli yerlerinde konserler vermiş olan Mehmet Ali Sanlıkol, aldığı bir çok ödülün yanı sıra yerli ve yabancı onlarca isim ve toplulukla birlikte çalıştı. Sanatçının, 2011 yılında YKY Yayınları tarafından basılan 'Çalıcı Mehterler' isimli bir de kitabı bulunuyor.

Sanlıkol'un Dreams and Prayers albümü için bestelediği İslam, müzik ve maneviyatını bir araya getiren 'Vecd' isimli bir parça albümde dünya prömiyeri yapılan tek eser.


DİĞER RÖPORTAJLAR Tüm Röportajlar