USA SABAH 24 Kasım 2017 Cuma
RÖPORTAJLAR

Gazeteci Feyza Gümüşlüoğlu: Suriye'de muhalifseniz ya hapistesiniz ya mezarda

Emrah Usta / İSTANBUL

Anadolu Ajansı Katar Temsilciliği yapan gazeteci Feyza Gümüşlüoğlu ile ilk kitabı "Suriye'de Muhalif Olmak"ı konuştuk. Gümüşlüoğlu Suriye'nin sürgüne gönderilmiş muhalif liderlerinin ülke dışında olmalarına rağmen yıllar boyunca direnişi organize ettiklerini ve her şeyi adım adım hayata geçirdiklerini söylüyor. Gümüşlüoğlu'nun araştırmasına göre her muhalif liderin işkencelerle, cinayetlerle, baskı ve zulümlerle dolu bir hayat hikayesi var.


***

Suriyeli muhaliflerin hayat hikayelerini yazdığınız kitabınız birkaç gün önce piyasaya çıktı. Önce şunu sorayım, bu kitap fikri nereden çıktı?

Suriyeli muhalifler Suriye'de devrim başladıktan sonra sahneye çıkan isimler. Halit Hoca, Muaz Hatib, George Sabra, Ali Beyanuni, Riyad Seyf ve diğerleri... Ancak bu isimlere bugüne kadar hep siyasi perspektiften yaklaşıldı medyada, kişisel hikayelerini hiçbirimiz bilmiyoruz. Tabi şunu belirtmem lazım önce, kitapta siyasi kanatta mücadele veren muhaliflere odaklandım, sahadaki muhaliflere değil. Çünkü biliyorsunuz muhalifler hem içeride hem dışarıda, askeri ve siyasi alanlarda mücadele veriyor. Kitapta hayat hikayesini yazdığım isimler Suriye Ulusal Konseyi ile Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu üyeleri, yani siyasi muhalifler...

Niçin hayatlarını yazdınız?

Muhalifler, siyasi bir örgütlenmeye gittiğinden ve bahsettiğim konsey ve koalisyonu oluşturduğundan beri gündemde olan isimler. Sanki son birkaç yıldır muhaliflermiş, ondan önce muhalefetle hiçbir alakaları yokmuş gibi bir algı var birçok insanda. Bu muhalifler daha önce ne yapıyordu, nasıl bir hayatları vardı, ne zaman muhalif oldular, baba Esed (Hafız) döneminde de muhalifler miydi. Bu gibi sorular hem muhalifleri tanımamız, hem de Suriye'deki rejimin iç yüzünü anlamamız için çok önemli aslında. Bir de Türkiye'de biyografik çalışmalar çok yetersiz. İnsan hikayeleri, genel bir resmi görmemiz açısından büyük önem taşıyor esasında. Kitabın çıkış noktası buydu.

"MUHALİFSENİZ YA HAPİSTESİNİZ YA MEZARDA"

Bildiğim kadarıyla bahsettiğiniz muhaliflerin birçoğu yurt dışında yaşayan isimler. Kimi Türkiye'de, kimi Avrupa'da yaşıyor. Bu durum birçok kez eleştiri konusu da oldu. Siz ne düşünüyorsunuz?

Kitabı yazmadan önce ve yazma aşamasında ben de bu eleştirilerle çok karşılaştım. Keza muhaliflerin katıldıkları TV programlarında da bu eleştirilere maruz kaldıklarını gördüm. Evet kitapta hayat hikayesine yer verdiğim muhaliflerin hepsi uzun yıllardır Suriye dışında yaşıyor. Ama ben burada yurt dışı değil sürgün ifadesini daha doğru buluyorum. Aslında bu insanlar bazılarının düşündüğü gibi Suriye'den kopuk insanlar değil, tam tersine sandığımızdan çok daha uzun yıllardır aktif olarak Esed diktatörlüğüne karşı mücadele veren muhalifler. Zaten bu nedenle ülkelerinde değiller, gidemiyorlar. Suriye gibi bir rejimde içeride muhalif olmak imkansız ne yazık ki, ya hapishanede olursunuz ya mezarda çünkü. Bu insanlar da muhalefeti ancak dışarıdan yürütebildikleri için uzakta...

Kitabın giriş bölümünde muhaliflerle Katar'da tanışma fırsatı bulduğunuzu yazmışsınız. Sonrasındaki süreç nasıl gelişti?


Gazeteci olarak görev yaptığım Katar'da tanıştım muhaliflerle. Orada birçok kez toplantıları oldu. Ancak tabi ilk zamanlar ben de medyadaki genel tutuma uygun olarak tamamen siyasi eksende bakıyordum olaylara. Yani kim olduklarından ziyade toplantıda ne kararlar aldıklarına, kimin ne söylediğine yoğunlaşıyordum. Ama zaman geçtikçe bakış açımı değiştiren bazı gelişmeler oldu. Muhalifleri daha yakından tanımaya başladıkça hayat hikayelerinin ne kadar değerli olduğunu fark ettim. Kitap yazmaya asıl karar vermem ise muhalefetin Türkiye temsilcisi Halit Hoca'yla Doha'da Şam restoranında yaptığımız sohbet oldu. Sohbet sırasında Halit Hoca çocukluğundan, ailesinden bahsetti. 15 yaşında hapse atıldığını, yan koğuşta yatan babasının işkence çığlıklarını duyduğunu anlattı. O akşam eve döndüğümde 'ben muhaliflerin hayatlarını yazacağım' dedim.

"ORTAK PAYDALARI DİKTATÖRLÜĞE KARŞI ÇIKMALARI"

Kitaptaki ilk hikaye Halit Hoca'nın zaten. Peki diğer isimleri nasıl belirlediniz? Seçim yaparken bir kriteriniz oldu mu?

Kitaptaki isimleri belirlemem hem planlı hem de spontane gelişti aslında. Katar'daki son toplantı sırasında, kitabı yazmaya karar vermemin ertesi günü yakaladığım her muhalife projeden bahsettim ve röportaj sözleri aldım. Belli isimleri ilk günden belirlemiştim zaten, en çok bilinen, konuşulan isimleri. Bunun dışında muhaliflerin İstanbul'daki toplantıları için gidip geldikçe farklı isimler de ekledim listeye. Bazı isimleri muhalifler önerdi, medyanın fazla bilmediği ama çok ağır bedeller ödemiş isimleri. Son 3 aylık süreci muhaliflerle bir arada geçirdim diyebilirim, zamanla beni tanıdıkça bazıları bana gelip 'ben de hikayemi anlatmak istiyorum' dedi. Sonuçta 13 kişilik bir liste oluştu. Hıristiyanı da var, Müslüman Kardeşler'i de Türkmen'i de Kürdü de. Farklı dinden, mezhepten, ideolojiden insanlar var, ortak paydaları diktatörlüğe, zulme, baskıya karşı çıkmaları. Bu anlamda her bir hikaye kendi içinde olduğu kadar, Suriye'deki rejimi anlama noktasında da çok değerli...

Kitapta en çarpıcı, sizi en çok etkileyen hikaye hangisi oldu?

Öyle bir ayrım yapmam mümkün değil, hepsinin çok zor, sıkıntılı bir hayatı olmuş. Her biri Suriye gibi bir diktatörlükte muhalif olmanın bedelini çok ağır ödemiş. Kimi 24 yılını çöl hapishanesinde geçirmiş, kimi hiçbir suçu yokken daha 15 yaşında hapse atılmış... Her birinin hikayesi derinden etkiledi beni, bazıları anlatırken ağladı, ben dinlerken ağladım. Kitapta eski Suriye Başbakanı Riyad Hicab'ın da hikayesi var mesela. Diğerlerinden biraz farklı o, Esed için uzun yıllar çalışmış, devrim başladıktan sonra muhalefet safına geçmiş bir isim. O nedenle Riyad Hicab'ın hikayesi kitaba farklı bir perspektif kazandırdı. Aslında ilk etapta Hicab hiç aklımda yoktu, İstanbul'daki bir toplantı esnasında tanıştık ve kitabımdan bahsettim. Hemen orada teklif ettim, kendisinin de hikayesini dinlemek istediğimi söyledim. Gazetecilere fazla konuşmayan biriydi aslında ama projeyi beğendiği için kabul etti. Yaklaşık iki hafta sonra Katar'da bana evini ve hikayesini açtı. Suriye rejiminin iç yüzünü bilen biri olarak Hicab'ın hikayesi diğer muhaliflerinkiyle birleşince ortaya daha net bir resim çıktı.

"EN ETKİLEYİCİSİ KAÇIŞ HİKAYESİ"

En etkileyici kısım neydi Esed- Riyad Hicab'ın hikayesinde?

Rejimden kaçış öyküsü, daha doğrusu hata yaptığını anlayıp rejimden, Esed'ten ayrılmaya karar verişi, o iç hesaplaşma süreci beni etkiledi. Esed ile yaptığı bir görüşmeyi anlattı, o da çarpıcıydı. Esed'i uyardığını, halkın taleplerine cevap vermesi gerektiğini söylemiş bir keresinde. Esed'in cevabı ise 'Kazanmak zorundayım!' olmuş. 'Kime karşı kazanacaksın, söz konusu olan senin insanın' demiş Hicab. 'Esed'in ne kadar zalim ve eli kanlı bir adam olduğuna bizzat şahit oldum' dedi bana. Böyle bir adamın asla reform yapmayacağını anladıktan sonra da rejimden ayrılmaya karar veriyor zaten...

Esed'in reform yapacağına dair bir beklenti vardı başlangıçta. Hala da rejim ile müzakereler, Cenevre-2 konuları tartışılıyor. Bu beklentiyi ne kadar gerçekçi buluyorsunuz?

Beşşar Esed nasıl bir adam olduğunu, nasıl bir yol izleyeceğini, tamamen barışçıl protestolarla başlayan bir devrimi bastırma şekli ile daha ilk günden gösterdi. Böyle bir adamdan reform beklemek vakit kaybıydı aslında. Suriye rejiminin tabiatını bilirseniz, Esed'in reform yapacağına dair bir ümide kapılmazsınız. Geçmişte yaptıkları belli, kitapta ayrıntıları ile var zaten. Çok sıkı bir istihbarat rejimine dayalı, gücünü korku, zulüm ve baskıdan alan bir yönetimden bahsediyoruz. 40 küsür yıldır en ufak bir muhalif hareketi tehdit olarak algılayan ve bunu şiddetle bastıran, halkının etrafına korku duvarları ören kanlı bir rejim Baas rejimi. Beşşar Esed bir rastlantı değil, böyle bir yönetim geleneğinin ürünü. Arap baharı bölgedeki diktatörlere iyi bir fırsat sundu aslında. Ancak Esed Arap baharını kışa çevirdi. Protestolar tamamen barışçıl ve sivilken, silaha sarılan Esed ve çetesiydi. Muhaliflerin silaha başvurması nefsi müdafaa gereğiydi. Artık gelinen noktada siyasi bir çözüm beklemek hayal olur. Esed ya kazanacak ve muhalefet bitecek, tıpkı geçmişte olduğu gibi, ya da gidecek. Bu da ancak askeri yolla mümkün artık.

"ULUSLARARASI TOPLUM ÇÖZMEK İSTEMİYOR"

Uluslararası toplumun krizin çözümü noktasındaki tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Açıkçası ben uluslararası toplumun, Suriye'deki bu eli kanlı rejimin gitmesi konusunda samimi olduğuna inanmıyorum. Suriye'deki krize siyasi menfaatleri noktasında değil insani perspektiften yaklaşan, Esad'ın gitmesini ve bu trajedinin bitmesini gerçekten isteyen tek ülke Türkiye. Diğer aktörler Suriye pastasından nasıl bir pay alırız, bunun derdinde. ''Suriye'nin Dostları'' denen ülkeler de aynı şekilde. Öyle dost düşman başına!

Suriye muhalefetinin Katar Büyükelçisi Nizar el Hiraki bir röportajımızda, uluslararası toplumun özellikle Libya'da anında müdahale etmesine karşın Suriye'de aradan geçen 3 yıla rağmen kayıtsız olmasına dair çok doğru bir şey söylemişti: 'Bizim petrolümüz yok, kanımızdan başka bizden alacakları hiçbir şey yok.' demişti. ABD ve Batı'nın, menfaatleri söz konusu olduğunda ne kadar hızlı ve etkin hareket ettiğini hepimiz biliyoruz. 100 binden fazla insan ölmüş, milyonlarca mülteci var, Esad'ın kimyasal silah dahi kullandığı tespit edilmiş, hala ciddi bir adım yok. Halen daha muhaliflere ağır silah yollanmalı mı, bunu tartışıyor ABD, kendi menfaatlerini gözetiyor. Su tabancası ayarında silahlar gönderilmeye devam edildikçe denklemin değişmesi imkansız.

En son geçen hafta Suriye'deydiniz. Oradan bakınca son durumu nasıl buluyorsunuz?

Televizyonda izlemekten ya da gazetede okumaktan çok farklı bizzat gidip görmek. Harabeye dönüşmüş kentler, yıkılmış camiler bir yana, mülteci kamplarındaki insanlık dramı hakikaten içler acısı. 15 bin kişilik Babüsselam kampındaki mülteciler, daha birkaç hafta önce Esed rejiminin açtığı ateş sonucu meydana gelen hasarı gösterdi bana. Bir baba, kucağında 2 yaşındaki oğlunu getirip bacağındaki mermi izini gösterdi. Tabi bunlar yalnızca görünen yaralar, oradaki çocukların ruhundaki yaralar çok daha büyük. Kampta doğan, çadırı evi, yurdu bilen bir nesil yetişiyor orada. Savaşın bile bir hukuku olur. Esed rejimi hiçbir kural, ahlaki prensip, vicdani değer gözetmeksizin savaşıyor. Resmen kendi halkına savaş açmış durumda. Bir rejim düşünün ki masum insanların, zaten yokluk içinde zar zor yaşadığı mülteci kampına bile saldırıyor. Öyle ki, mültecilerden bazıları köylerine dönmeye başlamış, 'her iki durumda da öleceğiz hiç değilse yurdumuzda ölelim' diyerek. Mülteci kampları bile güvenli değil, rejimin tehdidi altında, düşünün...

Feyza Gümüşlüoğlu Hakkında

13 Ağustos 1988 doğumlu. İstanbul Üniversitesi iktisat fakültesi mezunu. 2010 yılından beri Katar'ın başkenti Doha'da yaşıyor. 2011 yılında Anadolu Ajansı Katar Temsilcisi olarak, halen devam ettiği görevine başladı. Öncesinde Katar merkezli El Cezire'de staj, ardından da Timeturk haber sitesinde köşe yazarlığı ve muhabirlik yaptı. 'Suriye'de Muhalif Olmak' ilk kitabı.


(USASABAH)

DİĞER RÖPORTAJLAR Tüm Röportajlar