USA SABAH 01 Eylül 2014 Pazartesi
RÖPORTAJLAR

Ziya Meral, ABD İnsan Hakları Raporu'nu USASABAH'a değerlendirdi

(USASABAH)

Pınar Akyasan Kandemir / LONDRA

ABD Dışişleri Bakanlığı'nın her sene hazırladığı "Dini özgürlükler raporu 2011" Temmuz sonu itibariyle açıklandı.

Varlığı ayrı, içeriği ayrı bir tartışma konusu olan bu rapor 190 ülkenin dini özgürlükler konusundaki performansını değerlendiriyor. Raporun en öenmli özelliği, ABD'li diplomatlar tarafından o ülkenin siyasetçileriyle, akademisyenleriyle, sivil toplum aktivist ve kurumlarıyla, dini liderleriyle yapılan uzun görüşmeler sonucu ortaya çıkması. Bu rapor en nihayetinde, her ne kadar ABD'nin birçok ülkeyle diplomatik kriz yaşamasına sebep olsa da pek çok kişi için önemli bir referans kaynağı.

ABD Dışişleri Bakanlığı Dini Özgürlükler raporunun içeriğini, genel vurgularını ve Türkiye Bölümünü son zamanlarda ismini çok sıkça duyduğumuz Londra'da yaşayan araştırmacı-yazar, insan hakları ve dini özgürlükler uzmanı Ziya Meral ile konuştuk.

***

Dini özgürlükler raporu ve benzeri raporlarla ABD adeta dünyaya karne veriyor. Bu raporun varlığının dayandığı nokta, altında yatan temel felsefe nedir?

1998'de Amerika Birleşik Devletleri Temsilciler Meclisi uluslararası dini özgürlük adında bir yasa geçirdi, bu rapor da o yasanın bir parçası. Yasanın çıkışına baktığımızda ortaya çıkma sebebi olarak Amerikan halkını görüyoruz, Amerikan hükümetini değil. Sebep, o dönemde olan Darfur katliamı ve başka olaylar... O nedenle, bu Amerikan dışişlerinin siyasi bir amaçla ürettiği bir şey değil. Tam tersine Amerikan diplomasisi içerisine kenara atılmış, dışlanmış, 'aman bize sorun çıkarmayın' denen bir yapı aslında. Amerikan dış siyaseti içinde olması gereken ama ne diplomatların ne de hükümetlerin çok da sıcak bakmadığı bir şey. O yüzden dış siyaset bağlamında her hükümetin farklı fikirleri öne çıkardığı ya da köşeye çektiği bir şeyden bahsediyoruz.

Peki raporu hem ABD hem de raporun kapsadığı ülkeler için önemli kılan nedir?

Bu raporun uygulamasına baktığımız zaman iki tane çok önemli işe yarıyor açıkçası ve bu sadece Amerika'yla alakalı değil. Birincisi, bu raporlar gerçekten güvenilir olduğu için içerdiği bilgiler açısından bulunmaz bir altın kaynak. Bu kapsamda başka hiçbir çalışma yok. İkincisi böyle bir rapor yazıldığı zaman birçok ülkenin kirli çamaşırları her sene açığa çıkmış oluyor. Bu Amerikan siyasetinin çok istemediği bir şey aslında... Çünkü ilişkileri geriyor. Ama böyle bir rapor çıktığı zaman, Dışişleri Bakanlığı'nın tek manevra alanı bazı ülkelerin üzerine daha fazla gitmek olabilir. Ya da bazı yaptırımları tekliften öteye götürmemek… Sonuçta rapor zaten çıkmıştır. Dünyanın gözü önünde tüm bilgiler vardır.

"HİÇ BİR ÜLKE KİRLİ ÇAMAŞIRLARI GÖZLER ÖNÜNE SERİLSİN İSTEMİYOR"

Bu rapora birçok ülke tepki verdi. Örneğin Çin, bu tür raporların ABD'nin kendilerinin iç işlerine müdahale için kullandığı bir araç olduğunu iddia etti.

Çünkü kimse kirli çamaşırlarının dünya önünde ekranlara serilmesini istemez. Hele özellikle başka bir ülkenin dışişleri bakanlığının çalışmasıyla... Her sene sadece Çin değil birçok ülke aynı tepkiyi verebiliyor. Halbuki, insan hakları anlaşmalarını imzaladıkları anda zaten o müdahaleye açık hale geliyorlar. Bunu demeleri kendi yasal yükümlüklerinden kaçmak aslında…

Rapor yaptırım ya da desteği zorunlu kılıyor mu?

Bu rapor ABD'yi yaptırım için yükümlü kılıyor aslında. Ya belli seviyelerde siyasi veya diplomatik temsillerle, ya verilen insani yardım ya da başka bütün maddi yardımlara koşullar konmasıyla ya da ikili görüşmelerde belli yasal yaptırımlarla rapor önemli hale geliyor. Ama birçok kereler bu yaptırımlar takip edilmiyor.

Öyleyse raporun gücü nereden geliyor?

Raporun en büyük gücü soft power denilen yani bir ülkenin uluslararası toplum önündeki duruşu ve algılanışı. Ve bu raporlarla beraber sivil toplum örgütlerinin ve uluslararası medyanın kendi ilgi duyduğu ülkelerin haberlerini yaymalarına alan açılması aslında. Bu küresel dünya içerisinde maddi yardımlara konan koşullardan çok daha güçlü bir yaptırım oluyor.

2011 raporunu önceki raporlardan farklı kılan bir nokta var mı?

Genel olarak Clinton ve dini özgürlükler büyükelçisinin yaptığı konuşmadan ve bizim saha araştırmalarımızdan da gözlemlediğimiz kadarıyla dünyada dini özgürlükler artan bir şekilde kısıtlanması şeklinde bir trend var ve bu en büyük insan hakları sorunlarından bir tanesi oluyor, bu durum rapora yansımış. 2011 yılı raporunda aslında iki tane değişik şey görüyoruz. Arap baharı bir de Avrupa ülkeleri arasında özellikle Müslümanlara ve göçmenlere yönelik tepkilerin arttığını ifade eden bir tespit de var.

"ARAP BAHARI" İLE İLGİLİ KAYGILAR VAR

Arap Baharı'yla ilgili raporda belirtilmiş temel kaygılar neler?

"Arap baharı" sorunlu bir ifade... Bu ifade içersindeki bahar kelimesi 'kışı geçtik yaza doğu gidiyoruz' kullanımı yanlıştı. Çünkü yeni oluşumlar olurken nasıl devletler kurulacak, neler olacak, bu süreç içerisinde ülkelerdeki güvenlik eksikliği nasıl hallolacak? Mesele biraz bu sorular. Ortadoğu ve Kuzey Afrika'daki sorunların hiçbiri yeni çıkmış sorunlar değil; 1990'ların başından beri gördüğümüz gerilim sürecinin kırılma noktası bu olaylar. Zaten, Mısır'da son 10 yıldır Kıpti'lere olan saldırılar artmakta ve buna dikkat çekilmekteydi. Ancak Ortadoğu'da 1970'ten sonra gelen otoriter yönetimler toplum içinde olan gerilimleri bir şekilde kontrol etmekteydi. Ama bu 18 ayın değişimler içinde bu güçlü kırıldığını eridiğini görüyoruz. Böylelikle yeni bir siyasi saha açıldı. Bu birçok açıdan heyecan verici bir şey. Çünkü yeni çıkan partiler daha önce sesi olmayan gruplara siyasi varlık verdi. Ki bu gerçekten demokrasinin olgunlaşması için önemli bir şey. Ancak değişim otomatikman ve bütünüyle iyi bir şey değildir. Yeni çıkan anayasalar dini özgürlükleri koruyabilir ya da çok daha dışlayan çok daha keskin siyasetler de takip edebilirler. Kaygı bu.

"HRİSTİYANLAR ORTADOĞU'DAN SİLİNİYOR"

Özellikle Mısır'a dikkat çekiliyor raporda değil mi?

Evet, Mısır'daki en büyük sorun hala ülkenin içerisindeki güvenlik eksikliği. Örneğin son bir senedir olan saldırılarda, insan kaçakçılığında, uyuşturucu ticaretinde büyük bir şekilde bunu görüyoruz. Özellikle, çoğunluğu temsil etmeyen dini inanca sahip gruplara karşı baskıların arttığını görüyoruz. Mısır'da sadece Kıpti Hıristiyanlara değil, Sufilere, Şiilere karşı da büyük saldırılar oldu son 18 ay içersinde. Aslında Clinton'un, raporun ve hepimizin dikkat çektiği nokta yeni oluşumlar ortaya çıkarken, yeni anayasalar yazılırken, bu ülkeler kendilerini yeniden tanımlarken bu sorunların nasıl çözüleceği. Zaten son 25 senedir artan bir şekilde Hıristiyan gruplar Ortadoğu'dan kaybolmaktalar, zaten azınlıkların konumları iyi değildi…

Avrupa'ya yönelik ciddi eleştiriler daha çok toplumsal bağlamda ve esas tehlikeli olan da bu diyebilir miyiz?

Rapor, özellikle devletten gelen dışlamalardan ziyade toplum içinden gelen saldırılardan, dışlamalardan ve göçmen karşıtı konuşmaların toplum içindeki etkilerinden bahsediyor. Avrupa'nın içinden geçtiği kaotik süreç buna en büyük sebep maalesef… Avrupa'nın ekonomik sorunları, AB gibi ülke sınırlarını kaldıran ve göçü teşvik eden yapılanmaların üzerine düşünülmeden çabucak başlamış olması, sınırları kaldırdığınız zaman kendi toplumunuz buna hazır değilse, insanların biranda kendi kasabası içinde hiç alışık olmadığı insanlar ve diller görmesi vs bu kaotik durumun bileşenleri. Zaten, Avrupa'nın son 10 yıldan beri kendi göçmenleriyle sorunları var. Özellikle, AB ülkelerinin içinde doğmuş büyümüş ama daha sonra radikalleşmiş, terör gruplarına bulaşmış 2. ya da 3. nesil göçmenlerin çıkması çok daha büyük bir şok ve korku bıraktı. Dolayısıyla, AB'nin sosyal değişim sürecinin negatif dışa vurumu olan bu durum, toplumsal ve ekonomik sorunların göçmenlere bağlandığı bir siyaset dili üretmenin sonucu.

Bu Avrupa'ya ciddi bir uyarı olarak algılanabilir mi?

Her ne kadar diplomatik raporlar çok keskin görünmese de Amerika'nın bunları ifade etmesi, çok önemli bir şey. Zaten şuanda dünyadaki özgürlükleri monitör eden kurumlar gözlerini sadece Ortadoğu'ya, Asya'ya, Afrika'ya değil, Avrupa'ya da çevirmiş durumda.

"SAİD NURSİ'NİN KİTAPLARI ORTA ASYA'DA TOPLATILDI"

Raporda Rusya'yla ilgili de önemli tespitler var. Dikkat çekicilerinden bir tanesi Gülen Cemaati faaliyetlerine getirilen kısıtlamalar, ve insanlar üzerinde oluşturulan baskı. Bununla ilgili nedir kanaatiniz?

Son 5-6 senedir sadece Rusya'da değil cemaat başka yerlerde de tepki topluyor. Tutuklanmalar var. Said Nursi'nin kitapları aslında Orta Asya'da birçok yerde yasaklandı. Bunun birkaç sebebi var. Bunlardan bir tanesi dini gruplara olan otomatik tepki. Çünkü o yasalar Komünist zamandan kalmış… Nursi'nin takipçileriyle birlikte Yehova şahitleri gibi gruplar da, akımlar da yasaklanmış durumda. Ama özellikle Orta Asya'da Türkiye linki olması ve Türkiye'nin bu grupları siyasi olarak kullanabileceği kaygısı, bu grupları Türkiye'nin kullanabileceği bir Truva atı olarak görmelerine yol açıyor. Buna ek olarak Nurculuk zaten tanımlanması zor ve benzeri olmayan bir akım. O yüzden Gülen Hoca Efendi'nin yazıları ve hizmet hareketinin anlaşılmadığını görüyoruz. Çünkü klasik tanımlara girmiyorlar. Çok daha yeni bir tutumla yapılanıyorlar. Sadece Orta Asya'da değil ama birçok ülkede bu tür gruplar ilk başta anlaşılmıyorlar ama zaman içinde saygı duyuluyorlar.

"DİNİ AZINLIKLAR TÜRKİYE'DE AK PARTİ'YE GÜVENİYOR"

Raporun Türkiye ile ilgili kısmına baktığımızda, olumlu tespitler önceki yıllara göre fazla diyebilir miyiz?

Hükümetin, dini azınlıklara yönelik çok büyük adımlar attığını rapor ayrıntılı bir şekilde söylüyor. Ak Parti hükümeti gerçekten 80 yıllık Türk siyasi tarihi boyunca dini özgürlükler ve azınlıklar ilişkilerinde en başarılı hükümet. Türkiye'ye bakıp toplumun bu süreçten geçebilmesi ve değişim gelebilmesi için en ideal siyasi parti ne olabilir diye sorduğumda cevap hala AK Parti. Bu değişim sürecinin toplumsal olarak çok hızlı akabilmesinin sebebinin Parti'nin kendi organik yapısı olduğunu görüyoruz. Başka bir parti zaten bunu yapamazdı. Halka ulaşabilme gücüyle, Anadolulu olan derin kökleriyle AK Parti bunu yapabildi. Zaten Türkiye'de dini özgürlük sorunu ne dün ne bugün Türkiye'nin mütedeyyin kesiminden değil çoğunlukla ulusalcı kesiminden kaynaklanıyor. O nedenle AK Parti'yle birlikte başlayan bir değişim süreci zaten var. Bu yüzden dini azınlıklar tüm eksiklere rağmen hala AK Parti'yi en güvenebilecekleri parti olarak görüyorlar. Bu rapor da buna zaten denilmiş. Ek olarak, hükümetin özellikle vakıf mallarını geri vermesi tarihi bir süreçtir, buna raporda vurgu var.

"BAŞÖRTÜSÜ SORUNU İLK KEZ BU KADAR GENİŞ YER ALDI"

Daha evvelki raporlarda azınlıklar merkezdeydi. Bu sefer ülkedeki Sünni Müslümanların dinlerini yaşama noktasındaki baskılara da dikkat çekilmiş. Katılıyor musunuz rapora yer alan bu eleştirilere?

Bu raporda, Sünni Müslüman kesime getirilen yasakları eleştiren noktalar net. Başörtüsü konusu açıkça belirtilmiş. Sonuçta inanç sahibi bir genç kızın başörtüsünü zorla açtırmak çok büyük bir insan hakları ihlali. O yüzden yıllardır raporlarda bu zaten vardı. Ama kamusal alanda ve ilkokullarda başörtüsüne izin verilmemesi meselesinin rapora dahil edilmesi yeni bir şey. Bu eleştiri, genel bir röntgen çekildiğinin göstergesi. Çünkü dini özgürlük bunların hepsini içerir. Sadece dini azınlıkların korunmasını değil. Dini özgürlük, herkesin sahip olduğu bir hak. Sadece dini azınlığı değil, dini çoğunluğu da kapsayan bir şey. Her iki sorun da aynı temele dayanıyor zaten. Son 80 yıldır devletin kendi yorumuyla geliştirdiği laiklik tanımı dinin devlet işlerinden ayrılması değil, devletin dini belli bir siyasi perspektiften tanımlaması ve kontrol altında tutmaya çalışması.

Atılan olumlu adımlara ek olarak, gayrimüslimlerle ilgili toplumsal algı eleştirilmiş. Gayrimüslimler meselesi bugüne kadar hep siyaset üstü bir güvenlik mevzusu olarak algılandı. Ve toplumun sessizliği de cesaret verdi devlete. Bu algıyı değiştirmek nasıl mümkün olabilir?

Evet, 80 yıllık toplumsal hafızadan bahsediyoruz burada. Bunun dönüşümü, hükümetin artık pozitif haklar dediğimiz bir seviyede çalışmasıyla ve muhalefet partilerinin ve STK'ların bu konuyla daha çok ilgilenip ileriye götüren, "bırakın ellemeyin" diyen değil, "bu insanlar bizim, bu insanlar biziz" diyebilen bir tavır içine girmeleriyle mümkün. İnsan hakları içinde iki çeşit haktan bahsedilebilir. Bir negatif haklar, iki pozitif haklar.

Negatif haklar, hükümetlerin bir şey yapmama yükümlülükleri. Yani "tutuklamayın, yasaklamayın, insan hakları ihlali işlemeyin" tavrı. Bir de pozitif haklar var. Suç işlememekle kalmayıp bir de hakların gelişmesine ve toplum içimde yayılmasına çaba sarf edilmesi... Türkiye'nin geldiği noktada negatif haklardan pozitif haklara geçiş noktası. Devletin kemikleşmiş tepkileri var ki onların bir gecede değişmesi mümkün değil. Maalesef bir nesil bürokratın, bir nesil yargıcın, bir nesil savcının geçmesiyle değişebilecek toplumsal tutumlar bunlar. Artık hükümetin de odaklanması gereken pozitif hakların güçlendirilmesidir. Raporda öne çıkarılan noktalara bunu işaret ediyor. Zaten hükümetin başlattığı reformlarla pozitif bir yola doğru gidiliyor. Ancak sadece devletin yaptığı ihlalleri sona erdirmek yetmez. Toplumun da bunu içselleştirmesi lazım…

"DİYANET TOPLUMSAL ALGILARI DEĞİŞTİRMEK İÇİN ÇALIŞMALI"

Hükümet dışı aktörler…

Diyanetin de bu konuda çok şey yapması lazım. Diyanet, kendi yayınlarında, camilerinde gayrimüslimlere ve misyonerlere yönelik tutumu değiştirmek ve güçlü bir şekilde bu mesajı vermek zorunda... Diyanet İşleri Başkanı ilk kez Ekümenik Patriğini ziyaret etti. Biraz geç kalmış bir ziyaret ama önemli bir adım. Gülen Hareketi, kimse konuşmazken bu konuda çok olgun ve proaktif tutumlar gösterdi. Örneğin TESEV yaptıkları araştırmalarla, MAZLUMDER geliştirdikleri ilişkiler ve açıklamaları ile toplumsal algıların değişmesinde önemli rol oynuyorlar.


Toplumsal algıyı değiştirmek yasal düzenlemelerden daha zor değil mi?

Elbette, derin devlet ve AK Parti çekişmesi zamanında kullanılan çok güçlü psikolojik savaşların tortusu hala duruyor içimizde. Yapıları elimine edebildik belki ama toplum içindeki önyargılar paranoyalar hala var. Raporun da ifade ettiği gibi artık polis dindar Müslüman ya da gayri Müslim grupların peşinde koşup onları tutuklamıyor ama toplumsal gerilimler hala var. Özellikle misyonerler efsanesi konusunda… Raporda yine haklı bir şekilde okullardaki eğitim sistemi içersinde kullanılan kitapların gayrimüslim gruplara dair misyoner paranoyası üzerine olan bölümleri de eleştiriyor. Hala kitaplarda bu misyoner paranoyası devam ediyor. Ve hiçbir mahkemenin, hiçbir araştırmanın bulmadığı suçlamalarla ve korku temelli anlatımlarla- yeni nesillerin zihinlerinde Müslüman olmayanların etkinlikleri bir güvenlik tehdidi olarak algılanması sağlanıyor. Bu değişmezse istediğimiz kadar yasal özgürlük sağlayalım toplumdaki yanlış tutumlar devam edecektir.


"DİNİ GRUPLAR DERNEKLEŞEBİLMELİ"

Alevilerle ilgili yorumda da açıkça ifade edildiği gibi, dini özgürlüklerini yaşamadan ziyade kurumsal varlıklarının tanınmasına dair notlar var raporda. Bu Türkiye'nin de gündeminde olan bir mesele.

Alevi meselesi, yine 80 yıllık sorunlardan bir tanesi. Devletin kendisini belli bir grubun dini inancını tanımlayacak hakta görmesi başlı başına insan hakları ihlali ve bir sorun zaten. Bu devletin işi değil. Kim Müslüman kim değil, kim nerde tapınır tapınamaz, devlet buna karar veremez. Zaten devletin görevi buna karar vermek değil, bunların önümdeki engelleri kaldırmaktır ve vatandaşın haklarının korunmasına çalışmaktır. Öte yandan, Türkiye'nin anayasal çerçevesi yüzünden hiçbir dini grubun Diyanet İşleri ve Vakıflar Genel Müdürlüğü dışında yasal bir varlığı yok. Türkiye'deki dini gruplar de facto olarak varlar, de jure olarak, yasal olarak yoklar. Ak Parti'nin 2005 yılında buna üretmeye çalıştığı çözüm ki o dönem içinde çok sağlıklıydı, uluslararası alanda da destek aldı, derneklerin açılabilmesiydi. Dini gruplar dernekleşme yoluna gidip yasal kimlik sahibi olabildiler. Fakat, korkulan şey, devletin algısı değiştiği anda dernekler çok kolay kapanabilir olması.

"YENİ ANAYASA'DA DİNİ ÖZGÜRLÜKLER ULUSLARARASI HUKUK DİLİYLE YAZILMALI"

Yapılması gereken nedir öyleyse?

Yeni anayasa yazılırken dini özgürlükler konusu CHP ve MHP'nin teklifindeki gibi sınırlama getirilerek değil uluslararası hukukun diliyle yazılmalı. Buna ek olarak Türkiye'nin bir dini özgürlük yasası çıkarması gerekiyor. Bir koşul konmadan- ki uluslararası hukukta zaten koşullar belli. Buna ek olarak, ben Türkiye'de Diyanet İşleri Başkanlığı'nın kapatılması taraftarıyım. Bu Türkiye'de laikliğe de İslamiyet'e de zarar vermez. Tam terine Müslümanların yaşamlarını dinamikleştirir güçlendirir ve bu Türkiye'nin tam anlamı ile laik olması demektir. Amerika'ya baktığımız zaman devlet dini özgür bıraktığı için tüm inançların çok daha güçlü olduğunu görüyoruz. Oradaki kilise önderi maaşını sağlayabilmek için kiliseye bağış toplamak, insanları oraya getirmek zorunda. Türkiye'de İslam tam olarak özgür bırakılırsa, diyanet bir vakıf olarak işlerse bu hem laikler, hem Müslümanlar için en doğru şey olur.

"SADECE KEMALİZM DEĞİL, OSMANLI İDEALİ DE SORUNLU"

Türkiye'nin azınlıklarıyla kurduğu bu sorunlu ilişkinin kaynağı Kemalizm mi?

Bugünün standartlarıyla baktığımız zaman sadece Kemalist ideoloji değil, son zamanlarda canlandırılan Osmanlı ideali de sorunlu zaten. Kendi konumları içerisinde algıladığımız zaman geliştirilmeye çalışılan laik devlet kavramı, tarihin belli bir döneminde geliştirilmiş bir vizyon, bir amaç. O dönem içerisinde çok çağdaş algılanmış olabilir, gidilmesi gereken yol olarak gözükmüş olabilir. Ama 21. yüzyıl dünyasında o ideolojinin temelindeki büyük sorunları görüyoruz. Bir ideoloji olan sekülerizmin üçayağı var. Birincisi dinin devlet işlerinden ayrılması, ikincisi toplumsal hayattan dışarı atılması, bireyselleştirilmesi, üçüncüsü dinin eğitimle ve bilimin gelişmesiyle ortan kalkması. 20. yüzyılın tamamında son ikisinin tamamen battığını görüyoruz. 20.yy'da din ya da inanç kaybolmadı. Halbuki bu felsefeye göre inanç gelişmeye aykırıydı. Eğitim ve bilim arttıkça kaybolacaktı. Gelecek sekülerizm ve ateizmdeydi. Dini inançların bu çağda yeri yoktu. Eğitimli insan zaten inanç sahibi olmazdı. Dindar insanlar da bu yüzden cahillerdi. Türkiye'de bu fikirler modernlik olarak adlandırılırken aslında, 19.yy'ın felsefi algılarıyla Türkiye yorumlanıyordu. Zaten sorun buydu başından beri.

Türkiye'de laiklik elden gidiyor gösterileriyle toplumsal panik atak geçirdiğimiz zamanlarda bile hiç unutmuyorum; başörtülü yaşlı bir bayan Atatürk resmiyle "Türkiye laiktir, laik kalacak" diye slogan atarken, bir TV spikeri gidip dedi ki "Teyze neden buradasınız?" Teyze: "Laikliği savunuyoruz". "Peki" dedi spiker "Sizce Türkiye'ye şeriat geliyor mu?" Teyze şu cevabı verdi: "Türkiye laiktir laik kalacak inşallah!" Türkiye laik kalacak inşallah" derken Türkiye'nin laik devlet yapısını koruması için Allah'tan yardım isteyen bir inanç gerçekliği var. Yani Türkiye'deki din-laiklik tartışmaları suni tartışmalar, toplumumuzun içselleştirdiği dini ve siyasi algılamalarında bu gerilimi gerçekte görmüyoruz.

"BAŞÖRTÜSÜNÜ SİYASİLEŞTİREN DEVLETTİ"

Din ve demokrasinin karşıt iki unsur olarak sunulması meselesi…

İnsanların kendi inançlarını yaşamaları, ne Türkiye'nin gelişmesini engeller ne demokrasiyle çelişir. Tam terine bunu engellemeye çalışmak sorunludur. Türkiye'deki içi boş laflardan bir tanesi "Bizim dini özgürlükle sorunumuz yok ama başörtüsü siyasi simge" ifadesidir. Çünkü bireye oy kullanarak kendini ifade etme hakkı verilmişse, bunu demek demokrasiyle ve Cumhuriyetimizin var oluşu ile çelişkili. Kaldı ki başörtüsünü yasaklayarak siyasileştiren zaten devletti, başörtülüler değil. Binlerce yıllık bir dini uygulamayı siz devlet olarak yasaklarsanız siyasileştiren siz olursunuz. Tüm çalışmalarımızda şunu görüyoruz, din özgür bırakılıkça radikalleşmek yerine çoğulculaşır. Yasaklandıkça daha da siyasi tutumlar sergiler. Yapılan eylemin sonucunu o eylemin sebebi göstermek büyük paradoks.

Kemalizm'in batılı bir dil kullanarak dayattığı bir sistemin nüvelerine, bugün en büyük tepki batının bizatihi kendisinden geliyor. Bu büyük bir çelişki değil mi?

19.yy'dan kalma bu Kemalist algı, gerçekliğe uymayan bir felsefenin içselleştirilmiş hali olduğu gibi bugünün Türkiye'siyle de uymuyor. Aynı zamanda Türkiye'nin gelişimi önünde bir çapa. Onu denizin dibine yakın tutan... Kırılması gereken bir şey. Hani hep diyorlar ya "Türkiye İran olmasın". Türkiye İran'dı zaten şimdiye kadar. 1979 sonrası İran rejimiyle Kemalist rejimin dini regülasyonu ve amaçları aynıydı. Ak Parti'yle birlikte aslında Türkiye İranlaşmaktan kurtulmaya başladı.

"TÜRKİYE'DE LAİKLİK OLGUNLAŞIYOR"

Türkiye'de bugüne kadar korunmaya çalışılan laiklik dönüştükçe, insan hakları ve özgürlükler karnesindeki kırık notlar da düzeliyor sanki. Nasıl bir yola doğru gidiyor laiklik?

Bence Türkiye'de laiklik olgunlaşıyor şuan. İçselleştiriliyor. Hepimizin bireyler olarak dâhil olduğu bir inanç sistemi var. Bu ateizm de olabilir, deizm de. Hepimiz bunlarla dünyayı görüyor, hayatımızı devam ettiriyoruz, siyaset yapıyoruz. Türkiye eskiye nazaran daha dindar bir ülke değil, ama ilk kez dini inancın da başka inançlar gibi duyulduğu, konuşulduğu ve sunulduğu bir konumda. Ak Parti'nin getirdiği anlayış dini temelli olup ama demokrasi savunan, bireysel inanca ifade hakkı veren ama aynı zamanda kendi değer yargılarını halka sunan bir laiklik kavramı. Demokrasi bunu gerektirir. Türkiye'nin son 10 senesine bakarsak, son bir yılki karışıklık bir kenara, bugün çok iyi bir yerde. Uzun dönem bakıldığında Türkiye çok değişti, çok sağlıklı şeyler oldu. Açıkçası ben Türkiye'nin geleceğinden umutluyum. Benim Türkiye siyasetinde gördüğüm en büyük eksiklik muhalefet eksikliği, gerçek bir muhalefet partimiz yok.

Peki hükümete, muhalefete ve toplumun diğer dinamiklerine düşen roller nedir sizce?

Bir siyasi iktidarın yapabileceği bu saydığım şeyler aslında. Yapısal olarak engellerin kaldırılmasını sağlayabilir. Yani vakıf mallarını geri verir, yasal düzenlemeler yapar, polisin yasa dışı tutuklamalarını engeller, ders kitaplarını değiştirir. Toplumsal değişim sadece bir hükümetin başarabileceği bir şey değil. Muhalefet Partileri bu değişim sürecinde, bu konuları desteklemediği gibi birçok noktada da aslında direk ve dolaylı yoldan kullandıkları ifadelerle gayrimüslim vatandaşlara ve dini özgürlüklere klasik tutumlarını devam ettirdiklerini gösterdiler. Sivil toplum örgütleri, inanç temelli ya da daha sol kesimden STK'lar içinde çok başarılı gruplar var. Bunların katkısı kritik olmakla birlikte, siyasetçilere önemli yükler düşüyor. Oy kazanma çabalarında kutuplaştırmamak ya da belli kesimlerin hassasiyetlerini öne çıkararak oy kazanmaktansa, geleceği ve Türkiye'nin bütünlüğünü düşünerek konuşmaları bu tür toplumsal sorunları azaltacaktır.

DİĞER RÖPORTAJLAR Tüm Röportajlar