USA SABAH 25 Ekim 2014 Cumartesi
RÖPORTAJLAR

Obama'nın akıl hocası Prof. Zbigniew Brzezinski: Türkiye, Suriye için ne karar verirse takip edilmeli

(USASABAH)

Nur Özkan Erbay / WASHINGTON DC

Fotoğraf: Enes Özdil

ABD'li ünlü Dış Politika Uzmanı Profesör Zbigniew Brzezinski, "Suriye'ye yönelik oluşturulacak politikalarda Türkiye her ne karar ve uzlaşıya varırsa varsın bunun takip edilmesi gerektiğine inandığını belirtti.

ABD'nin 39. Başkanı Jimmy Carter döneminin Ulusal Güvenlik Danışmanı olan, Başkan Obama'nın da sık sık görüşlerini aldığı 83 yaşındaki Profesör Brzezinski, dış politikada realist akımın bugün hayatta olan en önemli temsilcilerinden biri olarak tanınıyor.

Geçtiğimiz ay yayınlanan yeni kitabında Türkiye'ye geniş bir yer veren Brzezinski, Batı'nın dünyadaki politik dinamiklerini belirleme rolünün son birkaç on yıl içinde giderek düşüşe geçtiğini vurgularken küresel gücün batıdan doğuya geçmesi halinde ortaya çıkabilecek muhtemel sonuçları sıralıyor. ABD'nin küresel imajının neden zayıfladığını sorguluyor. Yazar ayrıca, 2025 yılı ve sonrasında şekillenecek yeni jeopolitik dengelere ışık tutarken, ABD ve AB'nin oluşturduğu batı ittifakının Avrasya genişlemesinde en önemli iki oyuncu olarak gördüğü Türkiye ve Rusya 'yı sıralıyor ve bu ülkeleri karşılaştırıyor.

Dr. Brzezinski son kitabı "Strategic Vision: America and the Crisis of Global PowerStratejik Vizyon: Amerika ve Küresel Güç Krizi" ve uluslararası gündemdeki sıcak gelişmelere ilişkin SABAH'ın sorularını yanıtladı.

***

Son dönemde yaptığınız değerlendirmelerde sıklıkla Türkiye ve Suudi Arabistan'ın Suriye'de yaşanan süreçte sorunun çözümünde en önemli, anahtar ülkeler olduğunu belirtiyorsunuz. Bununla Türkiye olası bir askeri müdahalenin başını çekmeli mi diyorsunuz?

İlk olarak şunu belirtmeliyim ben Türkiye'nin birincil misyonunun bir askeri müdahaleyi organize etmek olduğunu söylemedim. Benim söylediğim; Türkiye'nin Suriye'nin en önemli komşusu olduğundan hareketle, ekonomik gücü, enerjisi, dinamizmi ve askeri gücü ile ihtiyaç duyulması halinde kritik bir rol oynayabileceğidir. Bölge için en faydalı olan politikanın formüle edilmesi Türkiye'nin kararına ve Suudi Arabistan'ın kararına bağlıdır. Sonrasında da ABD bu politikaları desteklemelidir.

Sizce Suriye'de çözüm için bundan sonra ne yapılmalı?

Suriye için ne yapılması gerektiği gibi bir tavsiyede bulunmak benim sorumluluğumda değil. Benim görüşüm bunun öncelikli olarak ABD'nin sorumluluğu olmadığı yönündedir. Bu sorun bölgenin bir sorunudur ve bölgede dostlarımız bulunmaktadır. Bunlar güvenilir dostlarımızdır. Türkiye NATO'da önemli bir oyuncu ve bana göre Türkiye bir biçimde Avrupa'nın ve Avrupa-Atlantik Toplumunun içinde olmalıdır. Bu yüzden neyin yapılıp neyin yapılmaması gerektiği hususunda Türkiye'nin alacağı her karar ve uzlaşının takip edilmesi gerektiğine inanıyorum.

Ya Suriye muhalefetinin üzerine düşenler?

Suriye ve Libya arasında muazzam farklılıklar var. Esed, Kaddafi değil. Kaddafi, üzülerek söylüyorum bir "çılgındı". İkinci olarak Libya'daki muhalefet ciddi, önemli oyunculardan oluşuyordu. Siyasi ve askeri olarak ülkenin büyük bir bölümü çatışmaların başladığı dönemden yarısına kadar kontrol altına alınmamıştı. Bu durum Suriye için geçerli değil. Bu nedenle sorun Suriye'de çok daha karmaşıktır. Ve görünüyor ki basite indirgenmiş çözümlerde en iyi alternatifler olmayacak.

Peki bu durumda sizce Esed hangi koşullarda devrilecek?

Akıllıca olan Esed'in devrilmesi işi gerçekten de artık Suriye'nin komşularında ve bölge ülkelerinin sorumluluğunda. Bölge ülkeleri bölgede gerçekleşmesi muhtemel çok büyük bir patlamanın beraberinde getireceği potansiyel etkilerin neler olabileceğinin de bilincinde olarak hareket etmeliler.

FİLİSTİN-İSRAİL MESELESİNE BİR ARABULUCU LAZIM

Bundan önce de birçok kez vurguladığınız üzere, Filistin-İsrail arasında bir uzlaşı sağlanmadan Orta Doğu'ya barışın gelmeyeceğinin söylüyorsunuz. Sorunun çözümüne yönelik önerileriniz nelerdir?

Bence akılda tutulması gereken nokta İsrail ve Filistin'deki çoğunluğun bu sorunun barışçıl yollardan çözülmesinin istediğidir ve bu barışçıl çözüm tek yanlı, birinin benimsediği koşulları bir diğerine dayatmakla olamaz.

Filistinliler arasında aşırı uçlarda, İsrail'in tümden ortadan kaldırılmasının bir çözüm olduğuna inanan unsurlar bulunmakta. İsrailliler arasında basitleştirilmiş çözümlere inananlar var.

Batı Şeria'nın tamamının bir taraftan diğer tarafa birleşerek sözde "Eski İngiliz Mandası Altında" olan Filistin'in İsrail içinde yer alması…Bu çözümler işe yaramayacak. Göz önünde bulundurulması gereken başka bir nokta da bugüne kadar tarihin ve deneyimlerin bize öğrettikleridir. Son otuz senede yaşananlardan görülmektedir ki İsrail ve Filistin asla karşılıklı tavizler vererek anlaşmaya gitmeyeceklerdir. Filistinliler uzlaşma teklifinde bulunmak için fazlasıyla zayıf buna karşın İsrailliler ise uzlaşma önerisinde bulunmayı kabullenmek için fazlasıyla güçlü. Bu yüzden sorun adaletli ve eşitlikçi bir çözüm sağlayacak, bir uluslararası konsensüsü yaratacak iddialı ve aktif bir arabulucu gerektiriyor.

Bu konuda ne olması gerektiğini birçok kez söyledim. Birincisi, Filistinli mültecilerin soyundan gelenlere geri dönüş hakkının verilmemesi. İsrail'in bu konuda demografik açıdan bir intihara kalkışmasını bekleyemeyiz. İkincisi Kudüs'ün paylaşımı konusu. Eğer Kudüs paylaşılmazsa ki bu kendi içinde anlaşmanın reddi olacaktır. Kudüs'ün çok büyük bir bölümü Arap ve bu yüzyıllardan beri böyle ve bu reddedilemez.

Üçüncü husus ise ülke topraklarının 1967 sınırları baz alınarak belirlenmesi konusunda varılacak uzlaşmadır. Bu konuda büyük bir uluslararası konsensüs ve Filistin için bu yönde bazı değişiklikler de mevcut.

Bunlar bazı yerleşim yerleri nedeniyle yapılan değişiklikler ve telafi edici düzenlemeler...Bu yüzden sonunda Filistinliler bugün sahip oldukları yüzde 22'lik bölümden daha az bir toprağa sahip olmuyorlar. İsrail hâlihazırda yüzde 78'e sahip. Sonuncusu ama önemli olanı da gerçek manada Filistin'in askeri güçten arındırılmasıdır. Belki Ürdün Nehri üzerinde bir NATO varlığı şekillenebilir. Böylelikle İsrail kendisini fazlaca güvende hisseder. Ben bu formülün üzerinde uzlaşılabilecek tek çözüm olduğunu düşünüyorum. Bundan başka her çözüm tek taraflı ve adaletsiz olacak ve aynı zamanda da sürdürülebilir olmayacaktır.

İSRAİL'İN GELECEGİ SIKINTILI

Peki İsrail-Filistin sorunun çözümünde Obama yönetiminden önümüzdeki bir dört yıl için seçilmesi halinde daha aktif, agresif politikalar yürütmesini bekliyor musunuz?

Başkan sürekli olarak kendisini bu sorunun çözümüne adadığını söylüyor. Başkan çözümün olmadığı yerde bunun acı çeken Filistinlilere haksızlık olacağını, İsrail'in bölgede istenmeyen ülke konumunda olma durumunu sürekli kılacağını ve bunun İsrail için de bir haksızlık olacağını biliyor. Uzun vadede de Amerika'nın bölge ile bağlantıları kesildikçe bölge ülkeleri tarafından hâlihazırda benimsenmeyen bir İsrail'in ayakta kalması da yüksek olasılıkla tehlikeli bir hal alacaktır.

Suudi Arabistan ve İran arasında hâlihazırda yaşanan dolaylı mücadele gitgide daha da geniş bir alanı içine alıyor. İki ülke arasındaki bu hizipleşmenin bölgeye daha büyük ölçekte yayılmaması adına Türkiye resmin neresinde sizce?

Bence uluslararası toplumun olduğu gibi Türkiye'nin de ilgilendiği nokta bölgesel istikrarın tesisi ve bölgede uzlaşının sağlanmasıdır. Bu aşamada bölgesel siyasi bir patlamayı önleme adına ne yapılırsa yapılsın bunun zamanlaması çok önemlidir. Bu da kesinlikle Türkiye'nin menfaatine bir durum olacaktır.

"Stratejik Vizyon" kitabınızda, 2025 sonrasında dünyanın Avurpa-Atlantik İttifakında daha da genişlemiş bir batıya ihtiyaç duyduğunu ve bu nedenle ABD'nin Türkiye ve Rusya'yı bu ittifakın içerisine dâhil etmesi gerektiğine dikkat çekiyorsunuz. Bu çerçevede ABD'nin AB üyelik sürecinde Türkiye için daha fazla neler yapabilir?

İlk olarak, Türkiye müzakereler he ne kadar yavaş ilerlese de şu an Avrupa Birliği ile müzakerelerini sürdürüyor. Kaldı ki, Türkiye neredeyse son yüzyılda kendisini Avrupa modeli üzerinde modernize etme ve demokratikleştirme anlamında ispatlamış bir ülkedir. Bu yüzden Avrupa-Atlantik ittifakına dâhil edilmesi için ortada güçlü bir nedeni vardır. Ben Türkiye'nin Avrupa Birliği'nin üyesi olup olmaması gerektiğini tartışmıyorum. Bu tamamen Avrupa Birliği ve Türkiye'nin kendi kararına bağlıdır ancak Avrupa-Atlantik ittifakı genişlemiş bir AB'nin içinde ya da dışında Türkiye'yi bu ittifaka dâhil edebilir. Türkiye zaten NATO üyesidir. Bu yüzden zaten Avrupa-Atlantik ittifakına girmede yolu yarılamış durumdadır. Böylelikle Türkiye bir taraftan Batı'ya hayati bir önem katacağı gibi kendi güvenliğini de daha da sağlamlaştırmış ve küresel bir oyuncu olarak kendisini daha iyi pozisyonlandırmış bir ülke olacaktır.

Rusya'da durum daha karmaşıktır çünkü henüz bir demokrasi değildir. Türkiye toplumsal dönüşümde Rusya'dan çok daha ileridedir. Türklerin birçoğunun da bildiği gibi Türkiye'nin dönüşümü Rusya'daki dönüşümlerden, komünistlerden sadece birkaç sene sonra başlamıştır. Aradaki fark, Atatürk'ün Lenin ve Stalin'den çok daha başarılı olmuş olmasıdır. Bu nedenle Türkiye ileridedir. Ben yine de Putin 'den sonraki dönem ve hatta belki de Putin'in dönemine ilişkin iyimserim. Tabi Putin eski imparatorluğa olan nostaljiyi azaltıp biraz daha realist olabilir, Rusya'da hâlihazırda, orta sınıfın doğması olarak adlandırılan sürecin gelişmesi ve değişmesinin Rusya'nın çıkarına olduğunun farkına varmaya başlayabilirse. Batıda demokratik istek ve taleplerin arttığı bir bakış açısı yükseliyor. Bu nedenle nispeten inanıyorum ki, he ne kadar Türkiye'ninki kadar hızlı olmasa da önümüzdeki on yıllık süre ya da ötesinde Rusya, Avrupa-Atlantik ittifakı ile ilişkilere hazır olacaktır.

ABD sizce hangi koşullarda "küresel güç" pozisyonunu sürdürebilecek ya da sürdüremeyecektir? Sizce kırılma noktaları neler olacaktır?

Şayet akıllıca dizayn edilmiş bir dış politikanın peşinden gidilirse mevcut pozisyonunu sürdürecektir. Bu anlamda Obama'nın kendisinden önceki ikinci George Bush'a göre çok büyük gelişme kaydettiğini, içerideki sorunlara ciddi bir biçimde cevap verebilmesi halinde de bu pozisyonunu sürdüreceğini söyleyebilirim. Bunu yapmaya başlıyor da. "Stratejik Vizyon" isimli kitabımda ABD'nin içindeki bazı sorunları sıraladım öte yandan aynı zamanda da Amerika'nın sahip olduğu değerler hususunda da bir vizyon sıraladım. Halen dünyadaki başlıca tüm güçler kendilerini dünyanın rakipsiz gücüne göre pozisyonlandırıyor, kaldı ki 1990 sonrasında hakim ve tek süper güç olarak kalmamış olmasına rağmen. Bu anlamda şunun farkına varmamız gerektiğini düşünüyorum; içerisinde bulunduğumuz yüzyılda sadece bir güç tek hakim olmayacaktır, başka güçler de üstün olabilecektir. Amerika'nın üstün olmadığı yerde bir başka gücün hâkimiyetin değil de büyük bir olasılıkla dünyanın geneline yayılan bir karmaşa halini tecrübe edeceğimizi düşünüyorum.

Son olarak ABD Başkanı Obama'nın göreve geldiği günden bugüne Müslüman Dünyasına yönelik politikalarını nasıl yorumluyorsunuz, bir revizyona ihtiyaç var mı?

Başkanın Müslüman dünyasına yönelik politikalarında bir revizyona gitmesi gerektiğini düşünmüyorum. Kahire ve İstanbul'da konuşmalar yaptı. İnsanlar bu konuda Obama'nın pozisyonunun ne olduğunu ve kendisinden önceki başkandan ne kadar farklı olduğunu biliyor. Şu anki tek sorun İran'la savaşa gitmeye zorlanıyor olması ki bu bölge için çok yıkıcı sonuçları da beraberinde getirecektir. Bu sonuçlar bölge sathında ve daha da geniş anlamıyla uluslararası ölçekte yıkıcı siyasi ve ekonomik sonuçlar doğuracaktır. Başkan Obama'nın Avrupalı ve NATO müttefiki dostları ile -ki Türkiye her iki kategoriye de dahildir- istişare etmesi önem arz etmektedir. Bu anlamda korku ve nefrete dayalı olmayan histeriden ziyade aklı selim politikalar üretilmelidir.

DİĞER RÖPORTAJLAR Tüm Röportajlar
EN ÇOK OKUNAN HABERLER