USA SABAH 19 Kasım 2017 Pazar
Kültür Sanat
  • Haber giriş tarihi: 29 Temmuz 2016 Cuma 01:47
  • Güncelleme saati: 01:50

Sanat eseri sanatçıdan bağımsız düşünülebilir mi? Selim İleri'nin 'Mel'un' romanına bir bakış

Edebi metni anlamlandırma yöntemlerinden biri olan psikanalizin kurucusu Sigmund Freud sanatçıyı nevrotik olarak ele almış, sanatçının bastırdığı duyguları bir şekilde eserinde ortaya koyacağını söylemiştir. Bu noktada onun Hamlet ve Jensen'in Gradivas'ı üzerine yaptığı metin incelemesi psikanalitik edebiyat eleştirisinin ilk örnekleridir.

19.yy.da romantizmle beraber yazarların hayatının öğrenilmesine yönelik bir ilgi söz konusudur. Sanatçıların toplumda ayrı bir statü sahibi olması bu ilginin etkenlerindendir.

20.yy.da ise Yeni Eleştiricilik,edebiyat eserini yazarından bağımsız kendisiyle başlayıp sona eren bir nesne olarak görmüş ve yapıtın kavranması için sanatçının anlaşılması gerektiği yolundaki görüşleri geçersiz saymıştır.

Buna karşı olarak psikanalitik edebiyat eleştirisini savunanlar yeni eleştiricilik gibi bütünüyle formalist, yapay sınırlamalar içeren kuramsal bir çerçeveyi kabul etmemişlerdir.

Günümüzde eseri yaratan kişinin iç dünyasının bilinmesinin eserin anlaşılması noktasında önem taşıdığını savunan yaklaşımlar ağırlık kazanmaktadır.

MEL'UN - BİR US YARILMASI



Selim İleri'nin 2010'da başlayıp 2012'de bitirdiği romanının merkezinde Doğu-Batı arasında kalmışlık, modern dünyadaki insanın yalnızlığı kahraman Sayru Usman'ın gözünden ironik bir şekilde anlatılıyor. Sayru Usman, tezatlardan terkip olan Türkiye'nin son yüz yılını bir belgesel tadında anlatırken tuttuğu defterlerden-güncelerinden-yararlanıyor. Kimi zaman Batılılaşmayı Hamlet'in sahneye konmasıyla gerçekleşeceğine inanan Muhsin Ertuğrul'a kimi zaman Osmanlıdaki Bizans etkisine katiyen karşı çıkan Fuad Köprülü'ye kimi zaman da popülerliğe önem veren eserlerde nitelik aramayan günümüz yayınevlerine sitem ediyor Sayru Usman.Bu sitemlerden birçok şair yazar ve oyuncu nasibini alıyor. Anlatıcı, kitabın adı gibi bir us yarılması sonucu birinci ve ikinci tekil kişi arasında sürekli değişiyor.

İkilik, kahramanın isminden başlayıp toplumdaki ana sorunlara kadar gidiyor .Sayru, saçmalayan-hasta anlamına geliyor. Usman ise akıl adamı demek. Yarı şizoid olan bu protogonist karakter saçmalar gibi gözüküp aklın içinde kalıyor. Mesleği ne, tahsili ne bunları bilemiyoruz.
Selim İleri'nin bütün romanlarında geçmiş zaman önemli bir yer tutuyor. Başkarakterin nasıl bir ailede ve çevrede büyüdüğü, ne gibi olaylarla karşılaştığı hep art zaman çizgisinde yer alıyor. Zamanın geleneksel çizgisel zaman anlayışında değil de okuyucuyu hem an hem geçmiş hem de gelecek zaman dilimleriyle karşı karşıya getirmesi; olayın olmadığı, durumun ve kahramanın iç dünyasının anlatıldığı, bilinçakımı, iç konuşma, geriye dönüş, çağrışım gibi teknikleri kullanması Selim İleri'yi modernist romana yaklaştırmaktadır.

ANNE FİGÜRÜ

Sayru Usman'ın Doğu'yu ve Batı'yı simgeleyen iki annesi vardır. İkisi de farklı hayat tarzlarına sahiptir ki bu ikilik kahramanımızın bölünmüşlüğüne, parçalanmışlığına neden olmaktadır.
"Havva annem bu dünyadan vazgeçmiş bir kadındı. Mütemadiyen ahiretini kazanıp kazanamadığını ölçüp biçer, derin üzüntülere kapılırdı. Binde bir neşelenecek olsa telaşlanır 'gülünecek ne var ki' diyerek hemen yüzünü asardı. Karamsarlığım belki biraz ondan mirastır"

"Havva annem Sayru'nun hep yanındaydı. O, Jülide annem gibi gezip tozmuyor, odasına kapanmıyor-esasen bir odası yoktu; ya mutfakta boncuk fasulye ayıklıyor, vişne reçeli yapıyor, ya çamaşır asıyor ya da yırtık çorapları örüyor."

Freud'tan başlayarak Jung, Adler, Melanie Klein, Lacan gibi kuram yazarları anneyle çocuk arasındaki ilişkinin çocuğun gelecekte kuracağı bütün ilişkilerin altyapısını oluşturduğunu söylerler. Bu açıdan kahramanımıza baktığımızda onun hiç de iyi bir çocukluk geçirdiği söylenemez. Birbirleriyle anlaşamayan anne-baba; eviyle, çocuğuyla hiç ilgilenmeyen tek derdi matematik olan bir baba, evhamlı bir anne ve akabinde ölümü, sonrasında ilgisiz alafranga bir yaşantısı olan üvey anne kahramanımızın ruhunda derin yaralar açmıştır. İleriki hayatında okulda, askerde, oturduğu apartmanda hep yalnız olması, kendisiyle dalga geçilmesi çocukluktaki nedenlerin sonucudur.

Freud'un Oedipus kompleksi karşı cinsteki ebeveyni sahiplenme ve kendi cinsinden ebeveyni saf dışı etme konusunda çocuğa beslediği duygu, düşünce ve fantezilerin tümünü ifade etmektedir.

Erkek çocuğun evde güçlü bir otoritesi olan rakip babadan çekinmesi Freud'a göre çocuğu her iki ebeveynden uzaklaştırmaktadır. Romanda baskıcı ve ailesine ilgisiz bir tip olan baba Rasim Rıza Usman'ın Havva Hanımla devamlı kavga etmesi ve anne babanın kahramana şefkat göstermemesi Sayru Usman'ı da ebeveynlerinden uzaklaştırmaktadır.

"Bazı kavgalarda ikisi birden beni unuturlar, evin içinde meçhul bir çocuk olur kalırdım. Sonra barışırlar, sonra yine kavga ederlerdi...Neşe'nin sevincin n'si s'si yoktu o kira evlerinde ;birinden ötekine taşınırdık."

"Geçmedi! Geçen sadece seneler. Hala bu hadiselerin, kavgaların, babama iki kadeh içirtmeyen annemin -Havva- , Havva annemin gülmesinden irkilen babamın tesiri altındayım. ...Bu yüzden bulanık günler geceler yaşıyorum."
Görüldüğü gibi Usman'ın çocukluğunda yaşadığı çöküntüler hayatının geri kalanında da yakasını bırakmamıştır.

Selim İleri tıpkı masallarda olduğu gibi bir iyi bir de kötü anne figürüne yer veriyor. Ölen annenin hatırası iyi-kötü muhafaza edilirken ; çocuğu sevgi ve ilgiden yoksun bırakan -üvey anne- figürü ayrı değerlendiriliyor. Rasim Rıza Bey Sayru Usman'ı üvey annenin etkisinden kurtarıp dış dünyaya açma işlevini yerine getirememektedir. Halbuki üvey annenin reddettiği kişi olarak bir kurtarıcı olması gereken babadır. Sayru Uaman'ın babasından beklediği budur. Ancak bu kurtarıcılık rolü bütün babaların üstlendiği ya da başardıkları bir görev değildir. Rasim Rıza Usman kendini oğlu yerine matematik bilimine vermiştir. O, peri masallarındaki genellikle seyahatte olan tiptir.
Asıl benliğini ifade edemeyip sahte benliği için kendini iyi hissetmesinin yolu Sayru Usman için sevilmekten geçer. Ama üvey anne Jülide Hanım onu itmiştir.

"Gideceğim yeri hayatın beni götüreceği yeri ta baştan biliyordum...Jülide Hanımefendi anneme sarılmaya çalışırken ve o beni iterken Havva annem soğan, kapuska, yeşil sabun kokarak bana sarılmaya çalışırken gideceğim yerin uçurum olduğunu biliyordum"

Narsisizm üzerine çalışmalarıyla tanınan James Masterson'a göre üvey anneyle yaşanan sorunlar ilişkisi şöyle özetlenebilir:

1-Terk edilme korkusu
2-Parçalama ve inkar savunmaları
3-Kızgınlığın üvey anne figürü üzerinde yoğunlaştırılması
4-Kurtarılma fantezisi

Selim İleri'nin Sayru Usman'ını kurtaran olmamıştır. Onu ayakta tutan tek şey aslında yaşamadığı bir sondan ibaret olan Cahide Sonku aşkıdır.
Selim İleri bir röportajında Cahide'yi bütünüyle Batılılaşma maceramız olarak simgelemek istemediğini onun 15 milyonun sevgilisi olduğunu ama bu sevgiyi kendi hayatında duymadığını belirtir.
Sayru Usman için Cahide, anne eksikliği ve sevgisizliği yaşamış bir karaktere göre sığınacak son limandır. Freud'un mağara veya anne karnına dönüş olarak nitelediği bu sığınma halini Jung geriye dönüş ve yeniden doğuş arketipi olarak ifade eder. Sevgisizlik içinde büyüyen kahramanımız, hayalinde yarattığı bir aşkla hayata bağlanmıştır; onunla yeniden doğmuştur. Romanın sonunda Cahide'nin vedası ve arkasından Sayru Usman'ın ölümü bu iddiayı destekler niteliktedir.
"Cahide en görkemli ve en alkolik haliyle -Ayrılıyorum Sayru-dedi, -veda ediyorum. Bana ihtiyacın yok artık.-
Evet Cahidem, sonsuz yalnızların, sonsuz ölülerin kimseye ihtiyacı yoktur."

TRAVMA ve YAZARLIK

Freud insan bilincini bilinç, önbilinç ve bilinçdışı olmak üzere 3'e ayırır. Zamanın, mekanın, gerçekliğin geçerli olmadığı yaşamın ilk süreçlerine ait duygu ve düşüncelerin yer aldığı bilinçdışından bilince doğru olan yolculuğun malzemesi rüyalar, büyü, oyun, dil sürçmeleri ve sanat yapıtlarıdır. Freud sanat eserini gündüz düşlerine benzetir ve bu yolla sanatçının bilinçdışında taşıdığını ortaya koyduğunu söyler. Sanatçılar hastadır, nevroz halindedir ve bu da yaratıcılık için şarttır. Freud'un öğrencisi Jung buna esine dayalı yaratıcılığı ekler.

Sanatçıların ya da eserdeki başkişilerin çocuklukta anne-baba ilişkilerinin zayıf olması çekilen acılar ve travmalar gibi etkenler sonucunda normal bir insandan daha duyarlı, daha kıskanç, iç dünyası karışık, var olma sorunu yaşayan bireyler olduğu düşünülebilir. Bu kişiler geçmişten gelen sıkıntılarını kendini var etme ve ölümsüz olma çabasıyla yok etmek ister.

"Başımdan bunca travma geçmeseydi nasıl yazar olabilirdim, tek satırım yayımlanmamış olsa bile"

"Acıların değerini günden güne anlıyorum. Sayru Usman acılarından yarattı her güzelliği, eseri, zaferi! Zehirlendi; fakat yarattı."

Selim İleri bir röportajında acıyı kutsamadığını ama acının gerekli olduğunu, ağır bir ruhsal sarsıntının bile çok faydası olduğunu söyleyerek bir bakıma Freud'un yaratıcılık ve nevroz kuramını onaylamıştır.

RÜYA BAHSİ

Freud'a göre rüyalar bireyin derin gereksinim ve arzularını ve bunların doyumunu ifade eder. Ona göre rüyalar bilinçdışına açılan ana kapıdır. Freud'un her şeyi doğumla başlatmasına ve rüyaları bireysel bilinçdışına dayandırmasına karşılık, Jung insan topluluklarının davranışlarının ortaya çıkmasında belirleyici rolleri olan tarih boyunca kuşaktan kuşağa aktarılagelen genetik özellikleri, arzu ve duyguları içeren ortak bir hafızadan kolektif bilinçdışından, yani arketipten bahseder. Jung'a göre bu arketip nevrozda, hipnozda özellikle uykuda kendini belli eder.
Selim İleri'nin romanına baktığımızda rüya kavramına sıklıkla rastlarız.
Doktor Tahsin'in Sayru Usman'ın rüyalarını dinlemesi ve Usman'ın doktoru ti'ye alması ilgi çekicidir.

"Fasulye sırığı Tahsin'e anlatılacak ilk rüyayı gördüm. Doktor Tahsin kıpır kıpır dinledi. Mendebur Tahsin başını sallaya sallaya gitti."

Sayru Usman bazı rüyaları sık sık gördüğünü söylüyor. Freud tekrarlanan rüyaların çözülememiş bastırılmış sorunlardan ve duygulardan kaynaklandığını söyler.

"İlk ne zaman gördüğümü hatırlamıyorum ama rüyayı sonraları da sık sık gördüm. Rüyamda yatağımdan kalkıyor-hekimlere sorarsanız beynimdeki bir çarpıklıktan dolayı uykudayken yürümeye başlıyorum. Şiirle, coşumla kabusun iç içe geçtiği bu rüya peşimi bırakmaz."

Bu alıntıda kahramanın son cümlesi ilgi çekicidir. Psikanalitik sanat eleştirisinin kurucu isimlerinden Ernst Kris rüyanın insan zihninde ürettiği oluşumlar arasında sanat yapıtına en çok benzeyen olduğunu söyler.

Rüya ile sanat eseri arasındaki ilişkiyi teknik olarak ilk kuran Ella Freeman Sharp rüyadaki yer değiştirme ve yoğunlaşma unsurlarının şiirde metafora denk geldiğini söyler. Freud kendisinin, şairlerin yer değiştirmiş ve şeklen bozulmuş olarak söylediklerini bilimsel bir dille ifade ettiğinin inancındadır. Başkarakterin dolayısıyla yazarın şiirle beraber rüya kavramına beraber yer vermesi bu noktada ilgi çekicidir.

Romanın sonunda Sayru Usman günlüklerini defter yerine yapraklara yazar ki bu aynı zamanda son bölümün başlığıdır. Artık paragraflar kısalmıştır. Paragraflar arasında mantıksal bir bağ yoktur. Bilinçakımı devreye girmiştir. Yazar, kahramanın hayatının sonuna geldiğini okuyucuya rüyalarla aktarır.

"Beyaz bir kelebek gördüm. Ömer Seyfettin hikayesinde beyaz kelebek hastalık, ölüm demektir. Dermansız uçuyordu."

Edebiyatın insanı insana anlatma işlevi esas alındığında psikanalitik edebiyat eleştirisinin ne denli önemli olduğu sanat eserinin anlaşılması için sanatçının iç dünyasının bilinmesi gerektiği fikri yadsınamaz bir gerçektir.

Kaynaklar:

• Selim İleri, Mel'un-Bir Us Yarılması, Everest Yayınları, 2014
• Sigmund Freud, Rüyaların Yorumu, Alter Yayıncılık, 2011
• James Masterson, Kişilik Bozuklukları, Litera Yayıncılık, 2013
• James Masterson, Bağlanma Kuramı ve Nörobiyolojik Kendilik Gelişimi Açısından Kişilik Bozuklukları, Litera Yayıncılık, 2008
• Jackues Lackan, Psikanalizin Dört Temel Kavramı, Metis Yayıncılık 2014
• Oğuz Cebeci, Psikanalitik Edebiyat Kuramı, İthaki Yayınları, 2015

röportaj arşiv
HAVA DURUMU