USA SABAH 18 Kasım 2017 Cumartesi
Kültür Sanat
  • Haber giriş tarihi: 21 Ekim 2010 Perşembe 18:30
  • Güncelleme saati: 09:39

Varoluş ve dijital ekranlar; New York

(USASabah)

Uğur Becer/ New York

Güzel bir kızla tanıştıktan sonra eve gelip kızın adını Google'da aratmak sapıkça bir eylem mi? Hiç sanmıyorum.

Size daha kötüsünü söyleyeyim. İnsanlar kendi adlarını Google'da aratıyor. Aynaya bakmak saçma bir eylem değildir, fakat bilgisayar ekranını ayna olarak gören insanlar o ekranda kendilerini göremeyince varoluşlarına bile inanmak istemezler. Yaşadığımızı bile, bize o makinenin hatırlatması ne acayip, ne acı!

'We live in public'

Josh Harris insanların gözetleme ve gözetlenme arzusunu ortaya çıkmasını sağlayan, sonradan bir dönem TV hiti olmuş BBG evlerinin ilk fikir babası. 'Bu otelde her şey bedava ve sizin, sadece görüntünüz bana ait' sözleriyle 2000 yılında New York'ta bir internet-medya deneyi başlatır. 100'den fazla sanatçı 24 saat kameralarla izlenen ve internet üzerinden yayın yapılan bir yer altı oteline yerleştirilir. Herkes otelin içinde olan bitenleri kesintisiz canlı olarak izleyebilmektedir. Her şey güzel başlamıştır fakat o kadar da güzel devam etmez . Denekler üzerinde zamanla artan şiddet ve psikolojik sorunlar polisi devreye sokar ve programın yayını sona erer.

Josh Harris pes etmez. Bu sefer aynı deneyi kendi evine taşır. 30 kamera ve 66 mikrofonla kapladığı evinde birlikte olduğu kız arkadaşıyla yaşamaya ve internetteki sitesinde 24 saat bunu yayınlamaya başlar. 6 ay sonra sonra kız arkadaşını kameraların önünde ilişkiye zorlaması büyük bir kavgaya yol açar. Kız, evi ve Josh'u terk eder. Josh da bir süre sonra girdiği ruhsal çöküşle yayını bitirir. Kaybolur gider. İnsanların gizli arzusunu ortaya çıkaran, medya ve internet üzerine tartışmalı deneyler yapan önemli bir figürken bir şeyi atlamıştır: Sınırlar…

"Beni annem değil Televizyon büyüttü" deyip kırılgan çocukluk döneminin altını çizen Josh, kendi sınırlarını çizmekte zorlanır. Tuvaletindeki klozetinin içine kamera yerleştiren ya da sevdiği kız arkadaşını herkesin önünde ilişkiye zorlayan bir insanın mahremiyet sınırını çizmek kolay olmasa gerek.



Şu an kullanılan sosyal ağın temeli aslında o yıllarda atılmıştır. Facebook , twitter gibi internet siteleri size geniş güvenlik ayarları opsiyonu ve kontrol duygusu pompalarken, sizden özel fotoğraflarınızı ve çektiğiniz videoları, kişisel bilgilerinizi telefon numaranızdan teyzenizin yıllar önce size taktığı lakaba kadar her şeyi alır. Mahremiyetin sınırlarını çizmek ne de olsa elinizdedir. Arkadaşlarınızı kategorize edip, kimin ne kadar özelinize girebileceğini kısmen belirleyebilirsiniz. Sınır koymak kolay gözükür fakat atlanan bir şey vardır ki o da farklı bir düzlem üzerine 1 ve 0'larla kurulan dijital hayatlardır.

İnsanların var oluşunu sorgulaması ne kadar uzun bir tarihsel süreçse medya , TV ve daha sonra bilgisayar (internet) teknolojileriyle bir o kadar biçim değiştirdiği de aşikârdır.

Canlıların türlerini devam ettirebilmeleri için ihtiyaç duyduğu üreme isteği daha sonra modern dünyada hayatta kalmak için farklı bir sistemde tekrar vücut bulmaları olarak görülemez mi? Tabletlere o gün yaşadıklarını çizen eski Mısırlı bir genç adamla , Gossip Girl'in bir bölümünde arka planında ekstra olarak yemek yiyen genç bayan ikisi de özünde varoluşlarını kayda almaktan-alınmasından- hoşlanan iki canlı örneği değil midir? Youtube'a kendi özel videosunu koyan insanlarla her gün blog yazıp bunu tüm dünyayla paylaşan insanların ortak isteği aslında fark edilmek değil midir? Var olduğunun farkedilmesi neden insanı mutlu eder? Yoksa çevremizdeki insanların, dostların ya da ailelerin bu görevi yeterince yerine getirmemesi mi sorun? Yoksa Platon'un mağarasındaki elleri ayakları zincire bağlı yüzü taş duvara dönük insanları, milenyum dünyasında dijital ekrana bakarak mı yaşamaya başladı?

Siluetlerin yerini avatarlar mı aldı? 2008 Kasımında New York'a gelip metrodan Times meydanına çıktığım ilk akşama kadar o ışıltılı ekranların beni heyecanlandırabileceğini hiç düşünmemiştim. Zaten New York'u filmlerden yeteri kadar gördüğümü düşünürken bunu deneyimlemek ne kadar farklı olabilir ki. O an çok mutluydum. Çünkü kendimi, artık tv ya da sinema ekranın karşısında değil o ekrandaki imajın içinde bir yerlerde ufacık da olsa bir parça olarak hissetmiştim. Yıllar sonra barda tanıştığım ve yemeğe çıkmadan önce ismini google'dan arattığım Amerikalı bir kız bana şöyle dedi; New York'ta her şeyin içinde olduğunu hissedersin, bu da sana yaşadığını hissettirir.

röportaj arşiv
HAVA DURUMU